Category Archives: MAKALE – YAZI

Mehmet Şevket Eygi ; Milli Gazete Köşe Yazısı – 19\6\2010

Müslüman Siyonistleri Savunmaz

İslam dini terörü kabul etmez.

Müslümanların, din düşmanlarını dost ve velî edinmelerini kabul etmez.

Müslümanların kâfirlere benzemesini kabul etmez.

İslam dini, Allah katında tek hak din olduğu konusunda müşareket (ortaklık)kabul etmez.

Siyonist ideoloji Museviliğe bile zıt ve aykırıdır. İslam dini, Müslümanların Siyonistlerle ittifak ve işbirliği yapmalarını uygun görmez.

İslam’ı ve Müslümanları yeryüzünden kazımak isteyen aşırı ve militan Evangelistlerle işbirliği yapılmasına İslam izin vermez.

Cennet senin babanın çiftliği mi ki, açmışsın kapısını içine kefereyi dolduruyorsun?

Bir Müslüman, Hz. Muhammed’i inkâr ve tekzip eden, Kur’ânı inkar eden, İslam’ı hak din olarak kabul etmeyen inkarcıların ehl-i necat olduğunu iddia edemez. Ederse dinden çıkmış, irtidat etmiş olur.

Bir Müslüman, Filistin konusunda Siyonistleri haklı, Filistinlileri haksız göremez. Görürse İslam libasını çıkartmış olur.

Bir Müslüman Tevhid inancı ile Teslis inancını bir tutamaz. Tutarsa küfre sapmış olur.

Kur’ân “İbrahim Yehud ve Nasranî değildi, o hanif ve müslimdi” diyor. Hz.İbrahim aleyhisselam için o Yehud ve Nasranî idi diyenler, Kur’ânı inkar ettikleri için kafir olur.

Siyonizmin batıl bir ideoloji olduğunu bilmek ve söylemek için Müslüman olmak gerekmez. İnsaflı Yahudiler bile bunu kabul ediyor.

Zalim İsraili desteklemek mü’mine yakışmaz.

Filistin meselesinde kim haklıdır? Zalim İsrail mi, mağdur ve mazlum Filistinliler mi?

Dinini, imanını, vatanını savunanlar terörist değildir. Onlara terörist demek adalete, insafa, vicdana, hikmete aykırıdır.

Müslümanlara karşı zalimleri savunanlar, onlarla birlikte haşr olmaktan korksunlar.

*(İkinci yazı)

Bozuk ve Kötü Düzen

Devlet ve düzen birbirinden ayırt edilmedikçe müzmin krizi çözmek mümkün olmayacaktır.

Türkiye’de kötü olan, halkına zulm eden, ülkeyi sömürge gibi idare eden devlet değil, düzendir.

Devleti bir şişeye benzetin… Bu şişenin içine su konabilir, süt konabilir, şarap konabilir, idrar konabilir, zehir konabilir…Devlet şişedir, içine konulan sıvı düzendir.

Bizdeki düzen bozuk ve kötü bir düzendir.

Onun bozuk olduğunda dinci de, Marksist de ittifak ediyor.

Bu düzen nasıl bir düzendir.

1. Gerçek ve doğru Cumhuriyete en büyük kötülüğü ve hıyaneti yapıyor.

2. Gerçek demokrasiyi uygulamıyor.

3. Âdil bir hukukun üstünlüğü prensibini kabul etmiyor.

4. Resmî bir ideolojiyi din gibi benimsiyor.

5. Bu bozuk düzen siyaseti, eğitimi, iktisadî faaliyetleri kirletmiş ve dejenere etmiştir.

6. Bu düzen halk çoğunluğuna ikinci sınıf vatandaş olarak bakmakta ve onu ezmektedir.

7. Bu düzen egemen azınlık düzenidir.

8. Bu düzen ayakta kalabilmek için her on senede bir askerî darbe yaptırtmıştır.

9. Bütün medenî ülkelerin üniversitelerinde başörtüsü ile okumak mümkündür ama bizdeki düzen buna izin vermemektedir.

10.Bu düzen çoğunluğa mensup vatandaşları dinî inançlarından, fikirlerinden, tenkitlerinden, görüşlerinden dolayı mahkûm etmektedir.

11. Bu düzen orduyu, yargıyı, medyayı kendi emelleri ve saltanatı için kullanmaktadır.

12. Bu düzen ülkeye, halka, devlete zarar vermektedir.

13. Bu düzen halkı cahil bırakmıştır.

14. Bu düzen lisanımıza, tarihimize, sanatımıza, medeniyetimize, kimlik ve kültürümüze köstek olmaktadır.

15. Bu düzen ile ülkemizde sosyal adaletin sağlanması mümkün değildir.

16. Bu düzen halkın temel insan haklarını ihlâl etmektedir.

Devletimizi, ülkemizi, halkımızı, cumhuriyetimizi; bütün yasal, ahlâkî yolları ve imkanları deneyerek bu bozuk düzenin elinden kurtarmak gerekir.

Gerçek hürriyet istiyoruz.

Gerçek ve doğru Cumhuriyet istiyoruz.

Gerçek ve kısıtlamasız demokrasi istiyoruz.

Vesayet düzeni istemiyoruz…

Resmî ideoloji zincirlerinden kurtulmak istiyoruz.

İngiltere, Norveç, İsveç, Finlandiya ve diğer medenî ülkeler halkı gibi hür ve serbest olmak istiyoruz.

Kirli ve zalim düzen istemiyoruz… Düzenin gölgesinde kazanılmış 300 milyar dolarlık kara para birikimi istemiyoruz.

Şiddete yönelik olmayan inanç, düşünce, görüş ve tenkitlerimizden dolayı zulme, baskıya maruz kalmak istemiyoruz.

Çocuklarımızı resmî ideolojiye göre değil, millî kimlik ve kültürümüze göre yetiştirmek istiyoruz.

Âdil medenî kanun istiyoruz.

Âdil ceza kanunu istiyoruz.

İnançlarımıza uygun bir hayat sürmek istiyoruz.

Hırsızlık, talan, soygun, yolsuzluk; devlet ve belediye bütçelerinin hortumlanmasını istemiyoruz.

Kendi vatanımızda inanç ve fikirlerimiz yüzünden korku ve güvensizlik içinde yaşamak istemiyoruz.

Saçma sapan çağ dışı tabular istemiyoruz.

Adalet istiyoruz, bilgelik istiyoruz, ilim ve irfan nurları istiyoruz, ahlâk ve fazilet istiyoruz, temizlik ve şeffaflık istiyoruz, sosyal güvenlik istiyoruz.

Yalan dolan, aldatma, hile istemiyoruz.

Temizlik ve şeffaflık notu yüksek bir Türkiye istiyoruz.

Kaynak : www.milligazete.com.tr   – 196\2010

Yazıya ait Link : http://www.milligazete.com.tr/makale/musluman-siyonistleri-savunmaz-167327.htm

Prof.Dr.Veysel EROĞLU – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER (8)

ÜLKEMİZ  İNŞAAT MÜHENDİSLİĞİ VE ALT YAPI CAMİASININ ULUSLARARASI ARENADA MARKA İSMİ;

SUYA VE HİZMETE ADANAN BİR HAYAT;

BİYOGRAFİ:

Veysel Eroğlu, 1948 yılında Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesinde doğmuştur. İlk öğretimini Şuhut Zaferyolu İlkokulunda tamamlamıştır. Şuhut Orta Okulunda 1. ve 2. sınıfı, son sınıfı ise Afyon’da okumuştur. 1966 yılında Afyon Lisesi’nden mezun olmuştur.

Veysel Eroğlu, tatil dönemlerinde babası rahmetli Hacı İbrahim Eroğlu’nun manifatura, tuhafiye ve konfeksiyon dükkanında çalışırdı. Ayrıca tarlalarındaki mahsullerin sulama işleriyle meşgul olurdu. Suya olan sevgisi o tarihlerdeki çocukluk dönemlerinden başlamıştır. Geceleri ise hep okurdu. Şark ve garp klasiklerinin çoğunu okumuştur. Ayrıca mühendislik yanında tarihe de ayrı bir merakı vardı. Bu yüzden Afyon Lisesinde okurken İnşaat Yüksek Mühendisi olduktan sonra Tarih Bölümünde de okumayı kafasına koymuştu. Nitekim 1971 yılında İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olduktan sonra 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne kaydolmuştur. Vatani hizmeti esnasında ve sonra İstanbul Teknik Üniversitesinde asistanlık yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde tahsil görmüş ve ikinci Fakülteyi 1978 yılında bitirmiştir.  1971 İTÜ İnşaat Fakültesinden İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezuniyetinden sonra vatani vazifesini yaptığı Erzincan 3. Ordu İnşaat Emlak Başkanlığında çok sayıda askeri tesise imzasını atmıştır.

Askerlik hizmetinden sonra akademik hayata atılmış, önce Yıldız Teknik Üniversitesinde bilahare İTÜ İnşaat Fakültesinde akademik hayata devam etmiştir. İTÜ de 1978 yılında Çevre Mühendisliği Bölümünün kuruluşunda vazife almış, 1980 yılında doktorasını tamamladıktan sonra bir yıl süre ile Hollanda’da doktora sonrası çalışmalar yapmıştır. Orada dönem birincisi olmuş, 1982 yılında yurda döndükten sonra ilk kitabı olan Su Tasfiyesini yazmış, binlerce inşaat ve çevre mühendisinin yetişmesinde emek sarf etmiştir. 1984 yılında Doçent, 1991 yılında ise Profesör unvanını kazanmıştır. Bu esnada kamu kurum ve kuruluşları, sanayi ve belediyelere müşavirlik, proje yapım ve kontrollük hizmetlerinde vazife almıştır. Çevre Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı ve Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği yapmıştır.

Üniversite Dışında Bulunduğu Mesleki Görevleri;

Su temini ve su tasfiyesi, evsel ve sanayi atıksularının arıtılması konularında 40′tan fazla projenin yürütücülüğünü yapmıştır.

1990-1993 SEKA Genel Müdürlüğü Çevre Müşaviri
1994-2002 İSKİ Genel Müdürü
300′den fazla dev tesisi İstanbul’lulara kazandırmak suretiyle İstanbul’un su ve çevre meselesinin çözümünde büyük hamlelerin atılmasına vesile olmuştur.
2001-2002 İstanbul Konseyi 2. Dönem Başkanlığı
2003-2007 Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü

2007 -       Çevre ve Orman Bakanlığı

Eğitim Hayatı;

1966 yılında Afyon Lisesi’nden mezun oldu.
1967 yılında Yüksek öğrenim hayatına İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde devam etti.
1971 yılında İnşaat Yüksek Mühendisi oldu.
1980 yılında Doktorasını tamamlayıp doktor ünvanını aldı.

Akademik kariyer ve ünvanlar ;

1963-1966 Afyon Lisesi
1967-1971 İnşaat Yüksek Mühendisi (İTÜ İnşaat Fakültesi)
1976-1977 YTÜ Hidrolik Kürsüsünde Asistan
1977-1980 İTÜ Şehir Sağlığı ve Tekniği Kürsüsü’nde Asistan
1977-1980 Doktora, İTÜ İnşaat Fakültesi
1980-1981 İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde Dr. Asistan
1981-1982 International Institute for Hydraulic and Environmental Engineering Delft / Hollanda’da araştırmalar yaptı ve dönem birincisi oldu.
1982-1983 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Görevlisi-Dr. Asistan
1983-1984 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Yrd. Doç. Dr.
1984-1991 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Doç. Dr.
1991 yılında Profesör ünvanını almıştır.

Sayın Prof. Dr. Veysel EROĞLU milletvekili adaylığı için İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyeliği görevinden istifa etmiştir.

Geçmiş ve halen devam etmekte olan üyelikler;
Su Vakfı

DSİ Vakfı

Tarih ve Tabiat Vakfı

İSKİ Spor Klubü

WWC, Dünya Su Konseyi

ICOLD

ICID

BENA (Balkan Enviromental Association)

Akademik ve mesleki faaliyet sahaları;

Su Temini
İçme Sularının Tasfiyesi
Su Kirlenmesi ve Kontrolü
Atıksuların Toplanması
Atıksuların Arıtımı ve Geri Kazanımı
Deniz Deşarjları
Sanayi Atıksularının Arıtımı ve Geri Kazanımı
İleri Atıksu Arıtma Teknolojileri
Anaerobik (Havasız) Atıksu Arıtma Teknolojileri
Hava Kirlenmesi ve Kontrolü
Çamurların Arıtımı ve Uzaklaştırılması
Katı Atıkların Toplanması ve Taşıma Optimizasyonu
Tıbbi Katı Atıkların Toplanması ve Bertarafı
Gürültü ve Kontrolü
Sistem Analizi ve Optimizasyon
Havzaların Kontrolü
Çevre Ekonomisi
İstatistik
Toplum Sağlığı
Eğitim
Hidroloji
Yönetim Teknikleri
Mahalli İdareler (Yerel Yönetimler)
Şehircilik
Toplam Kalite Yönetimi
Planlama
Ulaşım ve Çözüm Optimizasyonu

DSİ VE PROJELERİ

Şubat 2003 tarihinden itibaren DSİ Genel Müdürlüğüne atanan Prof.Dr. Veysel EROĞLU , 08 Mayıs 2007 tarihine kadar bu vazifeyi yürütmüştür. 2003 yılında yapılan çalışmalarla kısa sürede DSİ toparlanmış, 2004 yılında 3,3 milyar YTL’lik tasarruf sağlayarak Kamu Kaynaklarını En Etkin Kullanan Kurum ödülü alınmış ve büyük projelere imza atılmıştır.

2003 – 2007 YILLARI ARASINDA MİLLETİMİZİN HİZMETİNE SUNULAN

366 TESİSİN
111 adedi Baraj ve gölet,
81 adedi Sulama,
20 şehre İçme, Kullanma ve Sanayi Suyu Temini,
6 sı Hidrolektrik Santral Tesisi,
148 adedi Taşkın Koruma ve çevre koruma yatırımıdır.
Bu tesisler ile yılda 3.14 Milyar kilowatt-saat enerji üretimi sağlanmış,
656 344 hektar yani 6 563 440 dekar arazi sulu ziraata kavuşturulmuş,
5 il, 42 ilçe ve 864 yerleşim birimi taşkınlardan korunmuştur
10 Milyon vatandaşımızın su ihtiyacı karşılanmıştır.

08 Mayıs 2007 tarihinde mensubu olduğu İTÜ İnşaat Fakültesi öğretim üyeliğinden ve DSİ Genel Müdürlüğünden milletvekili seçimlerine katılmak gayesiyle ayrılmıştır.
DSİ deki 4.5 yıllık hizmet esnasında
366 tesisi Aziz Milletimizin hizmetine sunmuştur.
İSKİ deki Genel Müdürlüğü esnasında açtığı 600 tesisle birlikte 13 yıllık üst yöneticiliği zarfında toplam 966 tesisi ülkemize kazandırmıştır.


İSKİ VE PROJELERİ

Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 5 Mayıs 1994 tarihinde İSKİ’de Genel Müdür olarak göreve başlamıştır. 1994 yılında, su sıkıntısının had safhalarda olduğu, önemli çevre problemlerinin bulunduğu İstanbul’da su meselesini tamamen halletmiş, 600 den büyük dev tesisi hizmete açmış İstanbul’un su meselesini tarihe gömmüş ve çevre problemlerinin çözümünde büyük hamleler atılmasına vesile olmuştur. Döneminde Haliç yeniden canlandırılmış ve Haliç, Dünya Metropolis Birliğinin 2002 Metropolis birincilik ödülünü almıştır.

Netice itibariyle, Prof. Dr. Veysel EROĞLU,

Su temini ile alakalı;
•8 adet baraj ve regülatör yaptırarak içmesuyu kapasitesini 590 milyon m3/yıl’dan 920 milyon m3/yıl’a çıkarmıştır,
•1.078.000 m3/gün olan içmesuyu arıtma kapasitesini 2 480 000 m3/gün artırarak, 3.558.000 m3/gün’e çıkarmıştır,
•İsale hatlarının uzunluğunu 3 kat artırarak 227 km’den 683 km’ye çıkarmıştır,
•Su haznelerinin 163.000 m3 olan kapasitesini 534.500 m3 artırarak, 717 500 m3′e çıkarmıştır,
•Terfi merkezinin 59.000 kW olan kurulu gücünü, 209.229 kW artırarak 268.221 kW’ye çıkarmıştır,
•İçmesuyu şebeke uzunluğunu 5.957 km’den, 5.828 km ilaveyle, 11.785 km’ye ulaştırmıştır,
•Atıksuların toplanması ve arıtılması ile alakalı;
•9 adet atıksu arıtma tesisi,
•22 adet atıksu terfi merkezi,
•27 km atıksu tüneli,
•190 km. kollektör,
•120 km. atıksu ana toplayıcısı,
•8,9 km. deniz deşarjı,
•12,8 km. deşarj kara boru hattı,
•1.500 km. atıksu şebekesi,
•9.115 m. dere ıslahı

Birleşmiş Milletler İsrail ve ABD’nin oyuncağı mı?

Kendi talebiyle imzalanan Takas Anlaşması’nı kaale almayan ve İsrail’in nükleer gücünü sürekli görmezden gelen ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ni de istediği gibi kullandığı iyice netleşti.

Kullanılmış mendil parçası

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ülkesine BM Güvenlik Konseyi’nde oylanan yeni yaptırımlar konusunda konuştu. Yeni yaptırımları değerlendiren Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin bu yaptırımları tanımadığını ve hiçbir yaptırımı da tanımayacaklarını kaydetti.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin adım adım ilerleyerek Tahran anlaşmasının zeminini oluşturduğunu belirterek, “17 Mayısta Tahran anlaşması sağlandı. Bu anlaşmanın zeminini hazırlayan şey de Sayın Obama ile son olarak Nisan ayında yapılan görüşme ve Sayın Obama tarafından bize yazılan mektuptur” dedi.

Davutoğlu, Türkiye’ye gönderilen mektubun Brezilya’ya gönderilen mektupla aynı olduğunu ve burada kendilerinden talep edilen ana unsurların Tahran anlaşmasıyla sağlandığını ifade etti. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Kanal 24′te katıldığı bir programda, gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Türkiye’nin nükleer silahlar konusunda ilkesel olarak bir tutum içinde bulunduğunu ve çok uzun zamandır bunu her zeminde vurguladığını bildiren Davutoğlu, Türkiye’nin nükleer silahlara karşı olduğunu ve nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge istediğini söyledi. Türkiye’nin, barışçıl nükleer enerjinin herkesin hakkı olduğuna inandığını ifade eden Davutoğlu, nükleer tekel oluşmasının doğru olmadığını ve bu durumun bazı ülkelere ekonomik rekabette fayda sağladığını kaydetti.

Türkiye’nin her iki konuda da çıkacak ihtilaflarda çözüm yolu olarak diplomasiyi benimsediğini vurgulayan Davutoğlu, askeri yönteme kesinlikle karşı olduklarının altını çizdi. “Biz bölgemizde nükleer silah istemiyoruz” diyen Davutoğlu, İran’ın nükleer programıyla ilgili bu süreçte şeffaf davranması ve UAEK ile işbirliği içinde hareket etmesi gerektiğini kaydederek, geçen yıl yürütülen müzakerelerin koptuğunu, ancak daha sonra müzakerelerin Türkiye’nin girişimleri sonucunda tekrar başladığını hatırlattı. “Türkiye’nin bu sürece müdahil olması da yeni değildir” ifadesini kullanan Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin, İran’a ilk yaptırımın uygulanmaya başladığı 2006 yılından bu yana sürecin içinde bulunduğuna dikkati çekti. Davutoğlu, “Biz BM Güvenlik Konseyi’ndeki herhangi bir üye değiliz. Biz İran’a komşu olan yegane BMGK üyesi ülkeyiz” dedi. İran’a uygulanacak yaptırımların Türkiye’ye maliyetinin olacağını ifade eden Dışişleri Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yaptırımlar, bugünkü geçen haliyle yumuşatılmış bir hali ve bunda Türkiye’nin çabalarının, Tahran anlaşmasının etkisi olmuştur. Hazırlanan taslakta, gayrı resmi olarak paylaşılan taslakta, özellikle enerji ticaret, ulaştırma, sigortacılık, bankacılık gibi alanlarda ciddi müeyyideler geliyordu. İsrail’in istediği yaptırımlar, İran’ı felç kılacak yaptırımlardı.” Diplomasiyle ciddi bir mesafe aldıklarını belirten Davutoğlu, Türkiye’nin dünyada yalnızlaşması gibi bir durumun söz konusu olmadığını söyledi. Türkiye’nin BMGK’nın yaptırım kararlarına uyup uymayacağı sorusunu cevaplayan Davutoğlu, şu ana kadar İran’a yönelik 6 yaptırım kararı çıktığını hatırlatarak, Türkiye’nin de bu konuda geçmişteki uygulamalarını sürdüreceğini bildirdi.

Kaynak : www.milligazete.com.tr – 10/06/2010

Hakan KAYA 28 \ 01 \ 2010 Tarihli www.gundem16.com Köşe Yazısı

Biraz geç kalmadık mı ?

Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) işbirliğiyle hazırlanan ‘Bursa’yla Gurur Duyuyorum’ projesi geçtiğimiz günlerde Tayyare Kültür Merkezinde düzenlenen toplantıyla kamu oyuna tanıtıldı.Hedef  kitle olarak gençler ve yetişkinlerin seçildiği projenin amacı Kentlilik bilinci ve Bursa sevgisi

Haftalar öncesinden  ana arterlerde ve istasyon duraklarında reklam panolarında bulunan afişlerde Türkiye’nin “ilk organize sanayi bölgesi”,Osmanlı’nın “ilk başkenti”,Anadolu’daki “ilk tiyatro binası, ülkemizde üretilen “ilk çamaşır makinesi” gibi geçmişten bugünlere gelene kadar Bursa’nın ilkleri olarak bu önemli olguları ve topluma kazanımları vatandaşlar ile buluşmuş oldu.Ayrıca tanıtım açısından bu uygulamanın ne kadar başarılı ve amacına ulaştığı da bir gerçek.

Ne yazık ki böyle anlamlı bir projenin ve birlikteliğin çok geç kaldığının da altını çizmek lazım.Bizleri tanıyan bilir her platformda Bursa’nın değerlerinin ve hak ettiklerinin savunucusu olduk ve olmayada devam edeceğiz.Bursa’nın kaybettiği konuların en başında kent ve kentliler nazarında önemli projelerin kent dinamiklerinin birliktelik konusunda zaafiyetleri sonucunda kaçmış yada ertelenmiş olmasıdır.Bunları saymaya gerek yok takip edenler bilecektir bu sütunlardan ”Bursa ve Kent Lobiciliği” ,”İkinci Üniversite Bursa Teknik Üniversitesi olmalı yazılarımızda bir hayli değindik.Sizlerle paylaştığım bu konuda böyle bir güzel ve anlamlı proje için Biraz geç kalmadık mı ? başlığını enteresan ve sert bir başlık olarak kimse görmesin takip ettiğim kadarı ile ‘Bursa’yla Gurur Duyuyorum’ projesi yeteri kadar övgüyü aldı ve sonuna kadarda hak ediyor.Bizimkisi eleştiri değil eski hatalardan ders çıkarılması konusunda bir hatırlatma.Niyetimiz üzüm yemek.Yoksa daha çok bekleriz 2.3.üniversiteleri yada hızlı trenleri

Projenin kazanımlarının çok olacağı özellikle Bursa’nın tanıtımı açısından turizm konusunda katkı getireceği kanaatindeyim.Bursa marka kent olma yolunda en önemli adımlarından birini atmıştır.Kentin endüstriyel ve sanayi gelişimlerine paralel aldığı göç, metropol kentlerin karşılaştığı aidiyet zayıflığı bir de bunlara zamanın getirdiği yaşamsal sıkıntılar eklenince alt yapısı ve zenginlikleri ne kadar çok iyi durumda olursa olsun o kentin tanıtımı ve birlikteliği hep zarar görmüş ve lobisi zayıflamıştır. Tam bu noktada Bursa Büyükşehir Belediyesi ve BTSO öncülüğünde başlatılan bu güzel hadisenin devam etmesi için en büyük görev hemşehri derneklerine,ilçelerimize,Bursa ile ilgili tüm dernek ve platformlara düşmektedir.Büyükşehir Belediyemizin ve BTSO’nun açtığı bu yolda devam edip ellerinden gelen tüm gayretleri ile katkı koymalıdırlar.

Bursa’da doğan,doyan ve ya eğitimi,görevi gereği burada bulunmuş herkesin ne kadar şanslı olduğu su götürmez bir gerçektir.Bu şans çerçevesinde herkesin Bursa ile gurur duyması gerekmekte olup aksi bir düşüncenin tek kelime ile nankörlük olacağı unutulmamalıdır.

İMO BURSA ŞUBESİNDEN DEMOKRASİ DERSİ

İnşaat Mühendisleri Odası her daim akademik odalar içerisinde hem üyesi hemde gücü bakımından lokomotif oda özelliği ile hep ön planda olmuştur.Mensubu bulunmaktan her zaman gurur duyduğum meslek örgütüm İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi 11. Olağan Genel Kurulu geçtiğimiz günlerde gerçekleşmiş olup 2 adaylı bu yarışta her iki aday gerek Necati ŞAHİN gerekse de Mehmet ATMACA başarılı bir seçim dönemi geçirerek hem demokratik açıdan çok seslilik hem de süreç yönetiminde göstermiş oldukları nezaket çerçevesindeki rekabet tüm odalara örnek olacak şeklinde olmuştur.Özellikle diğer odalardan sıkça duyduğumuz üyeler ile ilgili iletişim bilgilerinin devlet sırrı gibi diğer adaylardan saklanması gibi bir üzücü hadisede vuku bulmamıştır.

İMO Bursa Şubesinin 2010-2012 dönemi için gerçekleştirilen 11. Olağan Genel Kurulu ve seçimleri sonucunda tekrar başkanlığa seçilen Necati ŞAHİN’e yeni döneminde başarılar dileyerek yeni dönemin medeniyetler inşaa eden tüm meslektaşlarımıza ve camiamıza hayırlı olmasını temenni ederim…

Hakan KAYA – İnşaat Mühendisi

insmuhhakankaya@gmail.com

www.hakankaya.wordpress.com

www.gundem16.com

YAZIYA AİT LİNK  -  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

ÖZBEKLER TEKKESİ

            Üsküdar Sultantepe’de 1752 yılında Buharalı Nakşibendi dervişler tarafından Ahmet Yasevi geleneğinde kurulan tekke, İstanbul’un en ünlü ve görkemli tekkeleri arasında yer alıyor. ABD’de yaşamış olan ünlü plak kralı Ahmet Ertegün’ün de defnedildiği bu tekke, zamanında Orta Asya’dan Hac yolculuğuna çıkan Müslüman Türkler’in İstanbul’da uğradığı üç tekkeden biri olarak biliniyor.

Milli Mücadelede karargâh olarak kullanılmış

Yüzlerce yıl Doğu’dan İstanbul’a gelen seyyahlara bir barınak olmuş olan Üsküdar Özbekler Tekkesi, Kurtuluş Savaşı’nda da önemli bir rol oynamıştır.
Stratejik konumu ve üstlendiği misyonuyla İstiklâl Savaşı yıllarında bir Milli Mücadele karargâhı haline gelen bu tarihî yapı, özellikle silah sevkıyatının yapılması ve gönüllülerin saklanarak Anadolu’ya kaçırılmasında İstanbul ile Anadolu arasında bir köprü vazîfesi görmüştür.
Tekkenin son mürebbisi hukukçu Ata Efendi, “Kuva-yı Milliye hareketine” destek vermiş, Karakol Cemiyeti’ne üye olarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane akışını sağlamış, Kurtuluş hareketine katılmak isteyen gönüllülerin Anadolu’ya kaçırılmasında merkezî bir görev üstlenmiştir.
İstiklâl Harbi sırasında, İstanbul ile Anadolu arasındaki gizli haberleşmenin merkezi ve İstanbul’dan Anadolu’ya gitmek üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Dergâhı, millî mücadele komutanlarını ve pek çok mebusu misafir olarak ağırlamış, bunun yanında yaralıların tedavi edildiği bir yer olmuştur.
Kuva-yı Milliye hareketine mensup pek çok din adamı, müftü ve hocalar gibi Ata Efendi de milli mücadele fikrinin yayılması için canı pahasına mücadele vermiş, büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar göstermiştir.

30\12\2009 Tarihli Hakan Kaya’nın www.gundem16.com Köşe Yazısı

Devletin Milleti mi ? Milletin Devleti mi ?

Bugünlerde Ankara da mevsim normallerinin dışında soğuk rüzgarların estiği herkesce malum.Tabi ki rüzgar Ankara dan eserse tüm yurdu etkisi altınada alır.Ülke gündeminin birinci sırasına oturan hadise Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ikamet ettiği Ankara Çukurambarda Özel Harp dairesinde görevli yüksek rütbeli iki subayımızda evinin krokisinin bulunması ile patlak veren karma karışık bir skandal ile başladı. Hala neyin ne olduğu belli değil…
Gelinen son nokta içler acısı devletin savcısı ve polisi yine devletin kışlasında Genelkurmay ‘a bağlı Özel Harekat Komutanlığı içindeki Seferberlik Tetkik Kurulu’nda günlerce süren aramalar.Bir vatandaş olarak en çok üzüldüğümüz konu ise tüm bu kurumların Edirne’den Hakkari’ye Kars’tan Antalya’ya kadar tüm sınırlarımızda milletinin can ve mal güvenliğini sağlamak ile görevli bu işten maaş alan görevi sadece ülke güvenliği ve suçlularla mücadele olan bu kurumlarımızın ister ordu ister emniyet hiç farketmez karşı karşıya gelmesidir.Bu olay ne yazık ki bizleri dışarıdan takip eden milletin birlik beraberliğini bozmayı hedef edinmiş ülkemiz üzerinde kirli emelleri olan dış ve iç mihrakları sevindirdiği gibi milletimizi derin bir teessürle birlikte aynı zamanda güvensizlik bunalımına sokmuştur.
Değerli okuyucular aşağıdaki sorulara cevaplamayı sizlere bırakarak yazımıza devam edelim.
Soru 1 - İsmi 3 kere değişen Özel Harp dairesi 1959 yılında hangi amaçla hangi ülkenin yardımı yada direktifi ile neden kuruldu?
Soru 2 - Son zamanlarda artan bu dinleme faaliyetlerinde dinlemeyi yapan kurum yada kuruluşlar devletin savcılarından izin aldı mı?
Soru 3 - 1 Mayıs Taksim Olayları,Uğur Mumcu,Eşref Bitlis cinayetleri,eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ve Muhsin Yazıcıoğlu’na suikast girişimi gibi milleti üzen kaos yaratan hadiselerin istihbaratı neden alınamadı, bu olaylar neden engellenemedi ve görevini kimler yapmadı?
Soru 4 - 28 Şubat sürecinde ki meşhur Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz,Fadime Şahin,sahte hoca Ali Kalkancı,Emire Ersoy şimdi neredeler ve ne durumdalar bu figüranlar ile 28 Şubat darbesine kimler zemin hazırladı?
Soru 5 - Geçtiğimiz sene bütün gündemi teşkil eden devlet içindeki çetelere yönelik operasyona Milletimiz ile özdeşleşen destanlarımızdan Ergenekon adını kimler hangi maksatla neden bu adı verdi?
Soru 6 - Neden 2 yüksek rütbeli subay Başbakan Yardımcısı’nın evin gösteren kroki ile günün bir saati o mekanda nasıl yakalanır,Genelkurmay’ın açıklamasınca ordu içerisinden bilgi sızdıran bir askeri takip amaçla görevlendirlimesine rağmen o asker nasıl bi asker ki takip eden neden binbaşı rütbesinde yüksek rütbeli subaylar görevli?
Soru 7 - Ankara Çukurambar da meydana gelen hadise ordu içerisinde ordumuza sabotaj mı? yada hiç akla getirmek ve inanmak istemediğim ordumuzda varolabilecek derin yapılanmanın mesajı mı,böyle bir operasyonda emniyet mi başarılı yoksa iki yüksek rütbeli subay kendini yakalatacak ve de operasyon esnasında elindeki kağıt parçasını etkisiz hale getirilene kadar yok edemeyecek kadar başarısız ve beceriksiz mi?
Değerli okuyucular kiminiz bu soruların gerçek cevaplarını buldunuz kiminizin ise kafası çok karıştı.Ama bu yakın tarihimizde oluşan olayların üzücü ve gerçek olanı ulusal güvenlik,adaleti sağlama,suçlularla mücadele gibi konularda yaşadığımız olaylarda görevli kurumlar olan emniyet birimlerimiz ordumuz ve bağımsız yargımız akla gelmedik bir karmaşa ve kavganın eşiğindeler.Son zamanlarda yaşanılan olaylar istihbarat birimlerimizin koordinasyon eksikliği,uygulama,yönetmelik gibi konularda farklılıklardan dolayı sıkıntılar oluşmakta olduğu açıktır. MİT,Emniyet İstihbarat,Genelkurmay istihbarat,Kara,Deniz,Hava ve Jandarma Komutanlıklarına bağlı tüm istihbarat kurumlarımızın iç ve dış istihbarat olarak iki ye ayrılıp sayıları azaltılıp yetkileri artırılan iki adet müsteşarlık düzeyinde direk devlet başkanına bağlı olduğu bir yapılanmaya gidilmesi belki daha uygun bir yöntem olarak seçilebilir ve bunun anayasal,hukuksal alt yapısı hazırlanarak bu tarz bir uygulama faaliyete geçirilebilir.
Burda en büyük görev anayasamız gereği başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Başbakanımız ve Genelkurmay Başkanımıza büyük görev düşmekte bir an evvel birlikte hareket edip millet üzerinde oluşmaya başlayan kurumlarına karşı güvensizliği kaldırmaya yönelik söylem ve hareketlerde bulunmalıdırlar.Artık devlet kurumlarımızda özgür demokrasiye ve halkın iradesine rağmen milletin değerlerini hiçe sayan hareket ve bu eylemlerin odak noktasında bulunan kişi yada kişleri deşifre etmenin ve ayıklamanın zamanı gelmiştir.Bence bu yaşanan talihsiz ve üzücü olaylara en çok sevinen ordu mensuplarımız olmalıdır.Bu ortamda belki en çok yıpranan ordumuz oldu.Kanaatimce tarihe şerefli zaferler ile geçmiş imkansızları başarmış Peygamber Ocağı ordumuz bu süreçten başarı ile çıkıp eğer var ise kendi içerisindeki yanlışlıkları düzeltip değerli komutanlarımız ile savaşta ve barışta görevini en iyi yapan ülke güvenliği için Güçlü Türkiye için güçlü bir ordu olmaya devam edecektir.
2010 yılının tüm dünyada barış ve huzur getirmesi dileğiyle…

www.hakankaya.wordpress.com

insmuhhakankaya@gmail.com

Yazıya ait Link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

24\12\2009 Tarihli Hakan Kaya’nın www.gundem16.com Köşe Yazısı

Sarıkamış; vatan için kar ve soğuğun derinliklerinde yitirilen kahramanların destanı…

Millet olarak tarihimiz süresince şanlı zaferlerimiz bulunduğu gibi acı hatıralarımızda mevcuttur.Bunların başında Sarıkamış Destanı olarak tanımladığımız felaket gelmektedir.Sarıkamış harekatında, harp tarihinde örneği görülmemiş bir emre itaat olgusu yaşanmıştır.Tam 95 yıl önce, 22 Aralık 1914 günü başlayan Sarıkamış Kuşatma Harekatı tamamlandığında koca bir ordunun neredeyse tamamı yok oldu.
Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914), Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ve Rus Hanedanlığı arasında Sarıkamış’da gerçekleşmiş, sonucu Osmanlı Devleti tarafı için bir başarısızlık ile sonuçlanan bir askerî manevradır.
1877-1878′deki 93 Harbi Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile neticelenince Batum savaş tazminatı olarak Rusya’ya verilmiş,Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya’ya terkedilmişti. 1914 yılında döneminin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, evvelce kaybedilen bu vatan topraklarını geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde Sarıkamış Harekatı planlarını kurmaylarına sundu.Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.
Genelkurmay ve Tarih Kurumumuzun arşivlerinden aldığımız bilgiler ışığında bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.Cephede malzeme ve iaşe çok noksandı. Mesela mevcut 6 yıllık iaşesi için 88.000 ton buğday, çavdar ve arpa ihtiyacı olmasına karşın, Ordu ambarında 1.250 ton hububat vardı. kışa girilmiş olduğu için erzakın gereği gibi taşınması, dağıtılması bir hayli güçtü. Bu güçlükte Rusların Karadeniz’deki donanma üstünlüğünün de payı vardı. Ruslar Zonguldak’ı bombalamak için 10 gemiyle denize açıldıklarında, doğuya erzak götürmekle görevli en büyük üç erzak gemisi Bahriahmer, Bezmialem ve Mithatpaşa gemilerine rast gelmiş ve onları da batırmışlardır. Bunun yanında 4.000 tonluk Derne gemisinin yine Ruslar tarafından batırılması da askerin erzaksız kalmasındaki bir diğer önemli etkendir.Bir iddiaya göre de erzağın az olması ve salgın hastalık olması Enver paşanın hemen bir harekata girişmesine sebep olmuştur.Maalesef sonucu tarihin en acı destanlarından biri olarak geçecek olan bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.
Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.
Ne yazık ki çoğu konuda olduğu üzere bu acı olayda dahi sonucu bir kenara bırakıp Enver Paşa ile ilgili anlamsız polemiklere girmek hiç bir şey kazandırmayacağı çok açıktır.Fakat hangi sebeple olursa olsun kendi ordunuz muharebe edecek durumda değil ken ve mevsim şartlarına uygun donanıma sahip olmadan taarruz etmenin ne kadar yanlış bir strateji ürünü olduğunu anlayabilmek çokta zor olmamalı.Üstelik hem aşırı soğuk hem de coğrafi koşulların zorluğu ile birlikte mevcut ordumuzun silah-techizat bakımından çok eksik olup karşı tarafın bunun aksine daha donanımlı ve güçlü bir orduya sahip olduğu ortam da taarruz etmenin ne kadar anlamlı ve gerçekçi olduğu kanımca tartışmaya bile açık değildir.Kesinlikle taarruz ile savunma muharebelerini birbirine karıştırmamak lazım buradaki eleştirideki önemli ayrıntıda budur.
Tüm milletler tarihlerinde bulunan zafer ve acı hatıralarından dersler çıkarmalıdır.Bundan sonra bizlere düşen şanlı tarihimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmek ve paylaşmaktır. Allahüekber Dağlarında Vatanı, bayrağı ve Türk milleti için, Hayatlarını göz kırpmadan feda ederek karın beyazlığında kaybolan adsız kahramanlarımızı 95.yılında saygıyla anıyoruz.

www.hakankaya.wordpress.com

Yazıya Ait Link :  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58&makale=708

www.gundem16.com 03 ARALIK 2009 TARİHLİ HAKAN KAYA KÖŞE YAZISI

ŞUBAT SOĞUKLARINDA ÜŞÜMEYE VE ÜZÜLMEYE DEVAM…

Tarih sürecinde tüm ulusların zaferleri,felaketleri,devrimleri gibi çeşitli hadiseleri bulunur.Bu olayların kayda değer olanlarının hepsi ülke tarihi olarak belleklerde ve yazılı kayıtlarda kalır.28 Şubat ve bu sürecin meyveleri milletin egemenliğine,insan haklarına,eğitimde eşitlik ilkesine,ülke ekonomisine verdiği zarar ve kayıplar ile yıllarca unutulmayacak olup tarihin tozlu sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti adına kara bir leke olarak kalacaktır. Geçen hafta Danıştay 8. Dairesinin bayram arefesinde aldığı karar üzerine millet üzerinde büyük teessüre ve güven kaybına yol açmıştır.Bu hadisede 28 Şubat’ın sancılarından biri olarak milletimize armağan olarak kalmıştır .
Danıştay 8. Dairesi İstanbul Barosu’nun başvurusu üzerine incelemesini tamamlayıp YÖK’ün katsayı kararının yürütmesini durdurması kararını alması ile daha çok meslek ve imam hatip liseli başta olmak üzere onbinlerce aileye bayramı zehir etmişlerdir.Esas üzüntü kaynağımız yine milletin içinden çıkmış olan Danıştay üyelerinin kararları ile yine aynı milletin içinden çıkan vatan evlatlarının eğitim hakları açısından son derece adaletsiz bir karar alınmasıdır.
Katsayı adaletsizliği konusunda YÖK’ün tamda yanlıştan dönüp eğitimde eşitlik ilkesi ile aldığı karar sonucunda adalet tecelli etti derken anlamsızca bir başvuru üzerine yürütmeyi durdurma kararı çıktı.Burada o kadar üzücü bir durum var ki buda karar Arefe günü açıklanıp itiraz gerekçesi için ilgili kuruma 7 gün süre tanınıyor.Zaten Bayram tatili 4 gün süreceği apaçık ortada iken burada ki maksadı anlamak için sanırım arif olmak gerekmez.
Yıllardır kamuoyunun vicdanını yaralayan katsayı uygulamasını düzelten YÖK kararına karşı, Danıştay tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı onbinlerce öğrenciyi yine mağdur edecektir. Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olan katsayı uygulamasında ısrar etmek kimse kusura bakmasın hukuki değil, ancak ve ancak ideolojiktir. Ülkemiz hukuk sistemine yakışmayan bir olayda Danıştay Kararlarının aynı konuda farklılık göstermesidir. Danıştay`ın 10 Ağustos 2009`da katsayıyla ilgili bir dava için ” Katsayı belirleme ve sınav sistemini değiştirme yetkisi YÖK`tedir. ” kararı verdiği belirlenmiş olup ancak aynı daire, bu kararının üstünden sadece 3 ay geçtikten sonra, yine katsayıyla ilgili tamamen zıt yönde karar vererek, meslek liseleriyle normal liseleri eşitleyen katsayı konusunda açılan dava için yürütmeyi durdurma kararı almıştır. Kesin olan Danıştay`ın birbirine zıt iki ayrı kararı ile aynı mahkemenin çelişkiye düştüğüdür.Hukukta çelişki ve karmaşaya yer yoktur.

Danıştay yürütmeyi durdurması ile ilgili hukuk cinayeti işleyerek insan hakları ihlali yapmış olup aynı zamanda anayasamızda ki eşitlik ilkesine tamamı ile ters bir karar vermiştir.Danıştay’ın almış olduğu katsayı ile ilgili kararın milletin iradesini hiçe sayan, onları esaret ve cehalet kafeslerine koymak isteyen darbeci ve despot zihniyetin ekmeğine yağ sürmüştür.Bakalım bundan sonra ” Meslek Lisesi Memleket Meselesi ” nasıl diyecekler.Daha düne kadar meslek liselerinde bir çok bölümde kontenjanların dolmadığından şikayet ediliyordu.
Öyle ki sanayimizde ara eleman sıkıntısı o kadar fazla sayıda olması buna çözüm olarakta meslek liselerinin daha cazip hale getirilmesi gerekirken Danıştay Mahkemesine yapılan başvuru,farklı zamanlarda alınan birbiri ile çelişen kararlar ile 28 Şubat ürünü zihniyetin her zaman ki gibi ülke ekonomisi,kalkınması gibi millet huzuru ve refahı gibi işin sosyal boyutunla yakından uzaktan ilgisinin olmadığı bir kez daha göstermiştir.28 Şubat postmodern darbesinden tam 12 yıl geçti.Fakat ülkemiz ve milletimiz nezdinde yaralarımız sarılmamış olmasına rağmen hala inatla bir grubun iktidar savaşına yeniden şahit oluyoruz.
Şu meşhur deyimleriniz olan ” yargı kararları hakkında kimse ideolojik diyemez ” veya ” hukuk herkese lazımdır.” gibi nakaratlar artık halk nezdinde nazarı itibar görmemekte verilen kararlar çok kısa süreç geçmesine rağmen çelişki göstermektedir.İnanın tüm bu çabalar malum olanın ilanından başka bir şey değildir.Bırakın artık bu masalları.Ülkemiz üzerinde kirli planları olan kökü dışarıda grup ve oluşumların etkisinden çıkın .Bu ülke ve milleti o şubat soğuklarında üşütmeyin ve üzmeyin.Buna hiç mi hiç hakkınız yok.Milletimiz,Cumhuriyet kavramına ve kazanımlarına en az sizler kadar sahiplenmiş ve benimsemiştir.Bundan hiç şüpheniz olmasın.

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

Yazıya ait Link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.gundem16.com -    www.hakankaya.wordpress.com

Hakan KAYA www.gundem16.com 25 Kasım 2009 Tarihli Köşe Yazısı

EN ÖNEMLİ SORUN İŞSİZLİK

Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel ekonomik krizin ülkemizi teğet geçmediği acı bir gerçek. Konu ile ilgili uzman çevreler içinde bulunduğumuz 2009 yılı ve 2010 yılının tamamına yakın bu kriz ortamının devam edeceğini belirtiyorlar.

Küresel kriz ortamının en acı bilançosunda tüm toplumlar için geçerli olan işsizlik olgusu en başta gelmektedir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), dünya ekonomisinin yıllık görünümüyle ilgili son raporunda, üyelerinden 30′unda işsizliğin muhtemelen artacağı uyarısında bulundu. İnsanın yazası gelmiyor ama bu ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor OECD’nin tahminine göre Türkiye’de işsizlik oranı yıl sonunda yüzde 10,7′den yüzde 14,6′ya çıkacak ve 2010′da da yüzde 15,2′ye yükselecek Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, birçok üye ülkenin ekonomisinin bu yıl büyümeye başladığını ancak bu sürecin sancılı olacağını vurguluyor. Örgüt tüketicilerin, iş adamlarının ve hükümetlerin borçlarını azaltmaya çalıştıklarına, o nedenle genelde yüksek büyüme oranlarının görülemeyeceğine dikkat çekiyor.

Hani şu teşvik amaçlı bir reklam var simit alırsan simitçi kazanır simitçi kazanırsa fırın kazanır sakız alırsan bakkal kazanır bakkal kazanırsa fabrikadaki işçi kazanır. Yok öyle gel bir de bunu aylardır işsiz olan sabahları eşine ve çocuklarına işe gittiğini söyleyerek bütün günü iş arayarak geçiren akşam eve işsiz bir şekilde dönen işsize anlatın. Evlendikten bir süre sonra kriz bahanesi ile işten çıkartılıp borçları ile baş başa kalan ve anne babasının yardımları ile geçinmeye çalışanlara ise hiç anlatamazsınız.

Bir de bunlara ilköğretimden bu yana yüzlerce sınav vermiş ÖSS’ler, Final sınavları sonucunda fakültesinden mezun olmuş ama günde en az 4-5 yere CV bırakan haber bekleyen diplomalı işsizlerde eklenince en acı tablolardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm beklenti ÖTV ve KDV indirimlerinin uzatılması ve yeni istihdam paketi ile çare bulunması fakat görünen bu uygulamalarında yeterli olmayacağı.
Zaten bu gibi kriz ortamlarını da bahane eden işverenlerce işten çıkarmalar artan işsizliği perçinlemektedir.

İnsanlar mutsuz, çarşıda pazarda alış veriş yok, kredi kartları ile minimum ödemeler ile geçirilen aylar daha nereye kadar gider bilmem.

Tek bildiğim bir an evvel istihdamı artıracak önlemlerin alınması. Bazı çevrelerce şu meşhur deyimlerimiz var ya irtica tehlikesi gibi açılım gibi…

İşsizlik sonucunda ihtiyaçların karşılanamaması ile aile yapısına olumsuz zararları, suç oranlarının artması kısaca toplumun huzur ve mutluluğunun sekteye uğramasına yol açar.

Geçin bunları ülkemizin öncelikli sorunu ne irtica tehlikesi ne de gereksiz açılım süreçleri EN ÖNEMLİ SORUN İŞSİZLİK…

ACI KAYBIMIZ ÖMER LÜTFİ METE …

Geçtiğimiz hafta Milletimizin yetiştirdiği müstesna bir ilim ve irfan adamı gazeteci-yazar Ömer Lütfi METE beyefendinin geçirdiği kalp krizi sonucu vefatını derin bir teessür ile öğrendik. Ebediyete uğurladığımız merhuma ALLAH (C.C.) ‘tan rahmet, ailesi ve sevdiklerine sabırlar temenni ederim.

MİLLETÇE BİRLİK VE BERABERLİK İÇERİSİNDE NİCE BAYRAMLARA …

Hakan KAYA

İnşaat Mühendisi

www.gundem16.com 25 \ 11 \ 2009

yazıya ait link ;  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.hakankaya.wordpress.com

insmuhhakankaya@gmail.com

NECİP FAZIL KISAKÜREK (1904 – 1983) – ABİDE – İ ŞAHSİYETLER (6)

NECIP%~1

1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî’nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris’te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy’deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

Ödülleri

Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.

Yazı Hayatı

Necip Fazıl’ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında “benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak dergi 17′nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.

ESERLERİ

Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.

Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı

Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli

kaynak : www.biyografi.net

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.