Aylık arşivler: Aralık 2009

24\12\2009 Tarihli Hakan Kaya’nın www.gundem16.com Köşe Yazısı

Sarıkamış; vatan için kar ve soğuğun derinliklerinde yitirilen kahramanların destanı…

Millet olarak tarihimiz süresince şanlı zaferlerimiz bulunduğu gibi acı hatıralarımızda mevcuttur.Bunların başında Sarıkamış Destanı olarak tanımladığımız felaket gelmektedir.Sarıkamış harekatında, harp tarihinde örneği görülmemiş bir emre itaat olgusu yaşanmıştır.Tam 95 yıl önce, 22 Aralık 1914 günü başlayan Sarıkamış Kuşatma Harekatı tamamlandığında koca bir ordunun neredeyse tamamı yok oldu.
Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914), Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ve Rus Hanedanlığı arasında Sarıkamış’da gerçekleşmiş, sonucu Osmanlı Devleti tarafı için bir başarısızlık ile sonuçlanan bir askerî manevradır.
1877-1878’deki 93 Harbi Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile neticelenince Batum savaş tazminatı olarak Rusya’ya verilmiş,Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya’ya terkedilmişti. 1914 yılında döneminin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, evvelce kaybedilen bu vatan topraklarını geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde Sarıkamış Harekatı planlarını kurmaylarına sundu.Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.
Genelkurmay ve Tarih Kurumumuzun arşivlerinden aldığımız bilgiler ışığında bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.Cephede malzeme ve iaşe çok noksandı. Mesela mevcut 6 yıllık iaşesi için 88.000 ton buğday, çavdar ve arpa ihtiyacı olmasına karşın, Ordu ambarında 1.250 ton hububat vardı. kışa girilmiş olduğu için erzakın gereği gibi taşınması, dağıtılması bir hayli güçtü. Bu güçlükte Rusların Karadeniz’deki donanma üstünlüğünün de payı vardı. Ruslar Zonguldak’ı bombalamak için 10 gemiyle denize açıldıklarında, doğuya erzak götürmekle görevli en büyük üç erzak gemisi Bahriahmer, Bezmialem ve Mithatpaşa gemilerine rast gelmiş ve onları da batırmışlardır. Bunun yanında 4.000 tonluk Derne gemisinin yine Ruslar tarafından batırılması da askerin erzaksız kalmasındaki bir diğer önemli etkendir.Bir iddiaya göre de erzağın az olması ve salgın hastalık olması Enver paşanın hemen bir harekata girişmesine sebep olmuştur.Maalesef sonucu tarihin en acı destanlarından biri olarak geçecek olan bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.
Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.
Ne yazık ki çoğu konuda olduğu üzere bu acı olayda dahi sonucu bir kenara bırakıp Enver Paşa ile ilgili anlamsız polemiklere girmek hiç bir şey kazandırmayacağı çok açıktır.Fakat hangi sebeple olursa olsun kendi ordunuz muharebe edecek durumda değil ken ve mevsim şartlarına uygun donanıma sahip olmadan taarruz etmenin ne kadar yanlış bir strateji ürünü olduğunu anlayabilmek çokta zor olmamalı.Üstelik hem aşırı soğuk hem de coğrafi koşulların zorluğu ile birlikte mevcut ordumuzun silah-techizat bakımından çok eksik olup karşı tarafın bunun aksine daha donanımlı ve güçlü bir orduya sahip olduğu ortam da taarruz etmenin ne kadar anlamlı ve gerçekçi olduğu kanımca tartışmaya bile açık değildir.Kesinlikle taarruz ile savunma muharebelerini birbirine karıştırmamak lazım buradaki eleştirideki önemli ayrıntıda budur.
Tüm milletler tarihlerinde bulunan zafer ve acı hatıralarından dersler çıkarmalıdır.Bundan sonra bizlere düşen şanlı tarihimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmek ve paylaşmaktır. Allahüekber Dağlarında Vatanı, bayrağı ve Türk milleti için, Hayatlarını göz kırpmadan feda ederek karın beyazlığında kaybolan adsız kahramanlarımızı 95.yılında saygıyla anıyoruz.

www.hakankaya.wordpress.com

Yazıya Ait Link :  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58&makale=708

” Olgunluğun en bâriz göstergesi, dedikodu ve iftirâya tahammüldür. Bu olgunlukta birinci basamak; dedikodu ve iftirâya muttalî olunduğu nisbette ve sükûnetle cevap vermekle iktifâdır. İkinci basamak, böyle bir dedikodu ve iftirâya sevinmek, üçüncü basamak ise, kendi nâmına sevinirken, dedikoducu ve iftirâcı hesâbına üzülmektir. Bu üzüntü, sevince gâlip değilse, olgunluk yine de eksik demektir. Bu olgunlukta zirve ise, iftirâya cevap vermeksizin tahammül ve sevinmeden istiğfardır. Zîrâ dedikodu (gıybet) ve iftirâ olmasa günâh yükünü taşıyabilecek olan sırt nâdirdir.”

                                                                                                                                                         Kadir MISIROĞLU

MİLLETİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN

         Memleketimiz olan Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesi Bük köyde meydana gelen maden ocağındaki göçük felaketinde ekmek ve geçim mücadelesinde hayatını kaybeden bütün maden emekçisi kardeşlerimize, Cenab-ı Allah’tan rahmet ailelerine, yakınlarına  ve sevdiklerine başsağlığı diliyorum.
        Bütün milletimizin başı sağolsun…

Hakan KAYA

İnşaat Mühendisi

MADEN OCAĞINDA GÖÇÜK

BURSA \ MUSTAFAKEMALPAŞA ‘ DA MADEN OCAĞINDA GÖÇÜK

Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesi Bükköy’deki maden ocağında meydana gelen göçükte ilk belirlemelere göre 16 işçi göçük altında kaldı.
 Mustafakemalpaşa ilçesi Bükköy’deki bir maden ocağında saat 21.30 sıralarında meydana gelen göçükte ilk belirlemelere göre yaklaşık 16 işçi göçük altında kaldı.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ ; ABİDE-İ ŞAHSİYETLER ( 7 )

BİLGE KRAL ; ALİYA İZZETBEGOVİÇ  (1925 – 2003)

Aliya İzzetbegoviç’in Hayatı ve Mücadelesi

Doğumu ve Yetişmesi

Aliya İzzetbegoviç, 1925’de Bosna-Hersek’in kuzey batısında bulunan Bosanska Krupa şehrinde dünyaya geldi. Ailesi İslami duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzzetbegoviç, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslami konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dini konuları tartışmak amacıyla Meladi Muslumani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Harbi esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşının Zorlukları

İzzetbegoviç’in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum haline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline geçmişti. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman işgalcilerin desteğinden yararlanarak Bosna’da 100 bin Müslümanı öldürdüler.

Komünist Rejimin Baskıları

13 Ocak 1946’da ülke yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmi statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam’a karşı bir savaş başladı. İzzetbegoviç, İslami faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949’da “İslamcılık” suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzzetbegoviç’in sıkıntıları 1953’te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslami konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito’nun 1974’te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dini kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslami uyanışa zemin hazırladı.

Tito’nun Ölümü Sonrası ve İzzetbegoviç’in İslami Manifestosu

1980’de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzzetbegoviç’in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983’te “İslami Manifesto” adıyla yayınladı. İzzetbegoviç’in daha önce 1970’te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983’te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hakim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzzetbegoviç’i Avrupa’nın ortasında radikal İslami bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzzetbegoviç, mahkeme önüne çıkarılıp hakim sistemi değiştirmek ve Bosna – Hersek’i İslami devlete dönüştürmek için çalışmakla itham edildi. Göstermelik bir yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Fakat bu mahkumiyet onun kitabının bütün Bosna’da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı zindanda olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Zindan Hayatı

Yargıtay kararıyla daha sonra mahkumiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988’de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Bu beş yıllık zindan süresi İzzetbegoviç’in hayatında önemli etkiler yaptı. Zindanda düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade daha çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı zindana atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun zindanda olduğu dönemde yıllarını verdiği “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. O, bu kitabıyla İslam’ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Kısacası zindan hayatı onun fikir adamlığı sıfatına bir karizmatik lider sıfatının da eklenmesine sebep oldu. Bu sıfatı sebebiyle zindandan çıkmasından sonra Bosna – Hersek’in kendi kimliğine ve özgürlüğüne kavuşturulması için siyasi hayata atılmaya karar verdi.

Siyasi Mücadele

İzzetbegoviç, zindandan çıktığında dünyada komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya’da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasal yarışlar başlamıştı. Aliya İzzetbegoviç de Bosna – Hersek eyaletinde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek’te Aralık 1990’da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Aliya İzzetbegoviç cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA’nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı gerçekleştirdi ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi

1990’lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Federasyonu içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Eyaletler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8’i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek’i Sırp vahşeti karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa’nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu’nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askeri destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek’in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslümanı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslâmi izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı. Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994’ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek’teki iç savaşın aldığı can sayısı 250 bini, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

İşte böyle zor bir dönemin yaşandığı, Bosna-Hersek Müslümanlarının en zor şartlarla karşı karşıya oldukları dönemde Aliya İzzetbegoviç bu ülkenin cumhurbaşkanıydı. Zulüm ve vahşetle karşı karşıya olan Müslümanların ve büyük bir yıkımla karşı karşıya olan ülkesinin lideri konumundaydı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç çok büyük askeri güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi. Fakat saldırganlıkta sınır tanımayan Sırp çentiklerine karşı Müslümanların haklarının ve bağımsızlıklarının savunulması için direnişten başka bir yol da yoktu.

Dayton Anlaşması

Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişe katılmak için bu ülkeye gitti. Direniş ve cihad aynı zamanda Bosna – Hersek Müslümanları arasında İslami bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna – Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna – Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmayarak, Sırp çentiklerin cüretlenmelerine yol açtı. Zulüm ve katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzzetbegoviç’in, önüne konulan anlaşmayı kabul etmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabilecekti. Neticede 1995’te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması’nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna – Hersek topraklarının % 51’ini Müslümanlara ve Hıristiyan Hırvatlara, % 49’unu da Bosna – Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna – Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa’nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.

         Ancak şu kadarını ifade edelim ki o, imani değerlere sahip çıkmada, Bosna halkının Müslüman kimliğine önem vermede samimiyetinden şüphe etmediğimiz bir insandı. Ömrünü kutsal bildiği değerlere ve Yüce İslam davasına adadı. İçinde yaşadığı topluma ve tüm İslam alemine ışık saçmak için gayret etti. Allah rahmet eylesin

kaynak: www.vahdet.com.tr

www.gundem16.com 03 ARALIK 2009 TARİHLİ HAKAN KAYA KÖŞE YAZISI

ŞUBAT SOĞUKLARINDA ÜŞÜMEYE VE ÜZÜLMEYE DEVAM…

Tarih sürecinde tüm ulusların zaferleri,felaketleri,devrimleri gibi çeşitli hadiseleri bulunur.Bu olayların kayda değer olanlarının hepsi ülke tarihi olarak belleklerde ve yazılı kayıtlarda kalır.28 Şubat ve bu sürecin meyveleri milletin egemenliğine,insan haklarına,eğitimde eşitlik ilkesine,ülke ekonomisine verdiği zarar ve kayıplar ile yıllarca unutulmayacak olup tarihin tozlu sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti adına kara bir leke olarak kalacaktır. Geçen hafta Danıştay 8. Dairesinin bayram arefesinde aldığı karar üzerine millet üzerinde büyük teessüre ve güven kaybına yol açmıştır.Bu hadisede 28 Şubat’ın sancılarından biri olarak milletimize armağan olarak kalmıştır .
Danıştay 8. Dairesi İstanbul Barosu’nun başvurusu üzerine incelemesini tamamlayıp YÖK’ün katsayı kararının yürütmesini durdurması kararını alması ile daha çok meslek ve imam hatip liseli başta olmak üzere onbinlerce aileye bayramı zehir etmişlerdir.Esas üzüntü kaynağımız yine milletin içinden çıkmış olan Danıştay üyelerinin kararları ile yine aynı milletin içinden çıkan vatan evlatlarının eğitim hakları açısından son derece adaletsiz bir karar alınmasıdır.
Katsayı adaletsizliği konusunda YÖK’ün tamda yanlıştan dönüp eğitimde eşitlik ilkesi ile aldığı karar sonucunda adalet tecelli etti derken anlamsızca bir başvuru üzerine yürütmeyi durdurma kararı çıktı.Burada o kadar üzücü bir durum var ki buda karar Arefe günü açıklanıp itiraz gerekçesi için ilgili kuruma 7 gün süre tanınıyor.Zaten Bayram tatili 4 gün süreceği apaçık ortada iken burada ki maksadı anlamak için sanırım arif olmak gerekmez.
Yıllardır kamuoyunun vicdanını yaralayan katsayı uygulamasını düzelten YÖK kararına karşı, Danıştay tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı onbinlerce öğrenciyi yine mağdur edecektir. Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olan katsayı uygulamasında ısrar etmek kimse kusura bakmasın hukuki değil, ancak ve ancak ideolojiktir. Ülkemiz hukuk sistemine yakışmayan bir olayda Danıştay Kararlarının aynı konuda farklılık göstermesidir. Danıştay`ın 10 Ağustos 2009`da katsayıyla ilgili bir dava için ” Katsayı belirleme ve sınav sistemini değiştirme yetkisi YÖK`tedir. ” kararı verdiği belirlenmiş olup ancak aynı daire, bu kararının üstünden sadece 3 ay geçtikten sonra, yine katsayıyla ilgili tamamen zıt yönde karar vererek, meslek liseleriyle normal liseleri eşitleyen katsayı konusunda açılan dava için yürütmeyi durdurma kararı almıştır. Kesin olan Danıştay`ın birbirine zıt iki ayrı kararı ile aynı mahkemenin çelişkiye düştüğüdür.Hukukta çelişki ve karmaşaya yer yoktur.

Danıştay yürütmeyi durdurması ile ilgili hukuk cinayeti işleyerek insan hakları ihlali yapmış olup aynı zamanda anayasamızda ki eşitlik ilkesine tamamı ile ters bir karar vermiştir.Danıştay’ın almış olduğu katsayı ile ilgili kararın milletin iradesini hiçe sayan, onları esaret ve cehalet kafeslerine koymak isteyen darbeci ve despot zihniyetin ekmeğine yağ sürmüştür.Bakalım bundan sonra ” Meslek Lisesi Memleket Meselesi ” nasıl diyecekler.Daha düne kadar meslek liselerinde bir çok bölümde kontenjanların dolmadığından şikayet ediliyordu.
Öyle ki sanayimizde ara eleman sıkıntısı o kadar fazla sayıda olması buna çözüm olarakta meslek liselerinin daha cazip hale getirilmesi gerekirken Danıştay Mahkemesine yapılan başvuru,farklı zamanlarda alınan birbiri ile çelişen kararlar ile 28 Şubat ürünü zihniyetin her zaman ki gibi ülke ekonomisi,kalkınması gibi millet huzuru ve refahı gibi işin sosyal boyutunla yakından uzaktan ilgisinin olmadığı bir kez daha göstermiştir.28 Şubat postmodern darbesinden tam 12 yıl geçti.Fakat ülkemiz ve milletimiz nezdinde yaralarımız sarılmamış olmasına rağmen hala inatla bir grubun iktidar savaşına yeniden şahit oluyoruz.
Şu meşhur deyimleriniz olan ” yargı kararları hakkında kimse ideolojik diyemez ” veya ” hukuk herkese lazımdır.” gibi nakaratlar artık halk nezdinde nazarı itibar görmemekte verilen kararlar çok kısa süreç geçmesine rağmen çelişki göstermektedir.İnanın tüm bu çabalar malum olanın ilanından başka bir şey değildir.Bırakın artık bu masalları.Ülkemiz üzerinde kirli planları olan kökü dışarıda grup ve oluşumların etkisinden çıkın .Bu ülke ve milleti o şubat soğuklarında üşütmeyin ve üzmeyin.Buna hiç mi hiç hakkınız yok.Milletimiz,Cumhuriyet kavramına ve kazanımlarına en az sizler kadar sahiplenmiş ve benimsemiştir.Bundan hiç şüpheniz olmasın.

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

Yazıya ait Link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.gundem16.com –    www.hakankaya.wordpress.com

                Maalesef  bir takım karanlık güçler, yıllardır ülkemiz üzerinde amaçlarına ulaşabilmek için kirli bir oyunu belli aralıklarla sürekli sahneye koymaktadır.Ne yazık ki sahnelenen bu kirli oyunlar ülkemizin birlik,beraberlik anlamında düzlüğe çıktığı istikrar aradığı dönemlerde meydana gelmektedir. Ancak milletimiz sahip olduğu sağduyu ve tecrübe ile bu alçakça emelleri boşa çıkarmayı bilecektir.

               Tokat’ta ki hain saldırı sonucu şehit düşen  askerlerimize Allah’tan rahmet, yaralı askerlere acil şifalar diliyorum… 

Hakan KAYA

İnşaat Mühendisi

Tokat’ta Hain Pusu: 7 şehit

Tokat’ın Reşadiye ilçesinde teröristlerce jandarma ekiplerine düzenlenen saldırıda 7 askerin şehit olduğu, 3 askerin yaralandığı bildirildi.

Reşadiye Kaymakamı Cihangir Güler, yaptığı açıklamada, ilçeye bağlı dış bir karakolda, rutin devriye faaliyeti sırasında askerlerin pusuya düşürüldüğünü, bu saldırı sonucunda 7 askerin şehit olduğunu, 3 askerin yaralandığını bildirdi.

Yaralı askerlerden birinin uzman çavuşu olduğunu, birinin de durumunun ağır olduğunu aktaran Kaymakam Güler, saldırının hangi örgüt tarafından gerçekleştirildiğine dair şu an bilgi veremeyeceğini belirtti. Kaymakam Güler, ”Acımız çok büyük” diye konuştu.
ŞEHİT VE YARALILARIN KİMLİKLERİ

Tokat’ın Reşadiye ilçesinde teröristlerce düzenlenen saldırıda şehit olan 7 asker ile 3 yaralı askerin kimlikleri belirlendi.

İlçeye bağlı Sazak köyü yakınlarda teröristlerce pusuya düşürülen askerlerden uzman çavuş Harun Arslanbey (Adana) ile erler Onur Bozdemir (Adıyaman), Kemal Pide (Ordu), Ferit Demir (Muş), Yakup Mutlu (Muş), Cengiz Sarıbaş (Giresun) ve Fatih Yonca’nın (Hatay) şehit olduğu öğrenildi.

Saldırıda Uzman Çavuş Yusuf Öztürk ile erler Emrah Mandıralı ve Arif Temel’in yaralandığı belirtildi.

Yaralı askerlerden uzman çavuş Öztürk ile Mandıralı’nın Niksar Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alındığı kaydedildi.
BİRLİĞİNE TESLİM OLDUĞU GÜN ŞEHİT OLDU

Şehit olan 7 askerden biri olan Fatih Yonca’nın (24), Hatay’ın İskenderun ilçesi Bekbelle beldesine bağlı Orhangazi köyündeki anne evine ateş düştü.

Bayram dönüşü birliğine bugün sabah teslim olan Yonca’nın ailesine haberi askeri yetkililer ulaştırdı. Bekbele Belediye Başkanı Bestami Bilgili de şehit ailesinin evine gelerek başsağlığı diledi. Şehidin annesi Gülsüm Sönmez, oğlunun fotoğraflarına bakarak ağıtlar yaktı