ABİDE-İ ŞAHSİYETLER


PROF.DR. SABAHATTİN ZAİM – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER (1)

PROF.DR. SABAHATTİN ZAİM

1926 yılında Makedonya’nın İştip kasabasında dünyaya gelen ve burada Türklere yönelik baskıların ardından ailesiyle birlikte 1934 yılında Türkiye’ye göç eden Prof. Dr. Sabahattin Zaim, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bitirdi. Okulun ardından 6 yıl kaymakamlık yapan Prof. Dr. Zaim, 1953 yılında asistan olarak girdiği İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde 40 yıl boyunca görev yaptı. 5 çocuk babasıydı.Zaim 9 Aralık 2007 tarihinde İstanbul’da vefat etti.HAKKINDA YAZILANLAR’Hocaların Hocası’ Prof. Dr. Sabahattin Zaim vefat ettiZaman 9 Aralık 2007Hocaların hocası, Profesör Doktor Sabahattin Zaim (81) tedavi gördüğü Sema Hastanesi’nde 04:15’te yaşamını yitirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de aralarında bulunduğu birçok ünlü ismin hocalığını yapan Zaim, bir süredir kanser tedavisi görüyordu.Lenf Kanseri rahatsızlığı nedeni ile 15 gün önce ameliyat olan Zaim’in rahatsızlanması üzerine tekrar hastaneye kaldırıldığı, saat 04:15’te yaşamını yitirdiği öğrenildi. Zaim’in hastaneye kaldırılması sonrası Cumhurbaşkanı Gül’ün hastaneyi ve yakınlarını arayarak, Sebahattin Zaim’in sağlık durumu hakkında bilgi aldığı belirtildi. Sema Hastanesi morgunda bulunan Zaim’in cenazesinin Pazartesi günü öğle namazını müteakiben Fatih Camii’nde kılınacak cenaze nemazının ardından Edirnekapı’daki aile mezarlığına defnedileceği ifade edildi. SABAHATTİN ZAİM KİMDİR? Hocaların hocası Prof. Dr. Sabahattin Zaim, 1926 yılında Makedonya’nın İştip kasabasında doğdu. Ailesi ile birlikte 1934’te İstanbul’a göç etti. Yüksek öğrenimini Ankara Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi İdari Şube kısmında (1947) tamamladı. 1953 tarihinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Siyaset Kürsüsü’nde asistan oldu ve tam 40 yıl aralıksız bir şekilde bu üniversitede doktor, doçent, profesör ve kürsü başkanı olarak görev yaptı. Suudi Arabistan’daki Melik Abdülaziz Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi, Sakarya Üniversitesi”nde de İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı olan Zaim, 1998 yılında emekli olarak yarım asırlık akademik hayatını tamamladı. Zaim, 1998-2000 yıllarında da YÖK üyeliği yaptı. Çalıştığı süre boyunca binlerce öğrenci ve bilim adamı yetiştiren ve bu nedenle hocaların hocası olarak anılan Prof. Zaim’in akademi ve fikir dünyasındaki ünü tüm dünyaya yayılmış bulunuyor. EĞİTİME ADANAN BİR ÖMÜRDÜ: SABAHATTİN ZAİM… ”Hocaların Hocası” ve ”İktisadın duayeni” olarak anılan ve 81 yaşında tedavi gördüğü hastanede bugün hayatını kaybeden emekli Prof. Dr. Sabahattin Zaim, ilerleyen yaşına rağmen emekliliğini konferans vererek, öğrenci yetiştirerek, yurt içi ve yurt dışındaki sosyal ve kültürel etkinliklere katılarak değerlendiriyordu. İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Prof. Dr. Zaim, vefatından bir süre önce AA muhabiriyle görüşmüş ve hayatıyla ilgili bazı kesitler hakkında bilgi vermişti. Bugüne kadar binlerce öğrenci yetiştiren ve yetiştirdiği öğrencilerin bir kısmı bugün devletin önemli kademelerinde olan Prof. Dr. Sabahattin Zaim, hep mütevazi yaşamıyla dikkat çekmişti. Prof. Dr. Zaim’in verdiği bilgiler doğrultusunda hayatının ilginç kesitleri şöyle… -İÜ’DEKİ VE MTTB’DEKİ YILLARI- Özellikle ”İslam Ekonomisi” üzerine yaptığı teorik çalışmaları sebebiyle pek çok ödül alan Prof. Dr. Zaim, İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi’nde görev yaptığı sırada aynı zamanda Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) ”Sosyal İşler Başkanlığı” görevini yürütüyordu. Üniversiteden öğrencileriyle MTTB’de görüştüğünü ve dernek çatısı altında iktisat konferansları verdiğini anlatan Prof. Dr. Zaim, ”İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” sözünü hayatına ilke edindiğini her gittiği yerde açıklıyordu. Üniversitelerin insan yetiştirme müesseseleri olduğuna inanan ve selektif eğitimin her zaman çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Zaim, her devletin 5-10 kişi tarafından yönetildiğini bu nedenle de ”insan yetiştirmenin” herşeyden önemli olduğunu açıklıyordu. -FİDANLIĞINA DİKTİĞİ FİDANLAR- Prof. Dr. Zaim, İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptığı sırada öğrenci yetiştirmeye verdiği önemi şu şekilde anlatmıştı: ”1970’li yılların sonlarına doğru Sakarya Üniversitesinde İktisat Akademisi kurulmuştu. Fakültelere asistan almak çok zordu. Ancak akademilere ise asistan almak daha kolaydı, ben de kendi üniversitemin yanı sıra burada da ders veriyordum. Buraya 24 kişiyi asistan olarak aldım ve kendime göre bir fidanlık oluşturmuştum. Aldığım bu asistanlar arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK Parti Konya Milletvekili Prof. Dr. Sami Güçlü gibi şu anda tanınmış birçok siyasetçi ve bilim adamı bulunuyordu. Sakarya Üniversitesi’ne aralarında sayın Gül’ün de bulunduğu 24 asistanı aldığım zaman ‘Ne yaptın hocam bu kadar insan alınır mı?’ diyenlere, ‘ben bir fidanlık oluşturdum, bu fidanlar yarın büyüyüp meyve vermeye başlayacak’ yanıtını vermiştim.” Yetiştirdiği öğrenciler arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile eski siyasetçilerden Ali Coşkun, Nevzat Yalçıntaş gibi çok sayıda isim bulunan Prof. Dr. Zaim, öğrencilerinin bugün ülkenin idarecileri olacağını hayal edemediğini, ancak onların ülkeye, millete güzel hizmetler edeceklerine inandığını dile getirmişti. -”SABAHATTİN HOCA’NIN MÜTEVAZİLİĞİ”- Prof. Dr. Zaim, bugün ülkeyi idare eden ve bir zamanlar öğrencileri olan yönetici ve siyasetçilere ”ekiplerini” iyi kurmaları yönünde tavsiyelerde bulunuyordu, Büyük Selçuklu Devleti’nin önemli vezirlerinden Nizamül Mülk’ün ”Siyasetname” adlı eserinden öğrencilerine tavsiyede bulunmuştu. ”Lider, devleti idare edecek yakın çevresini çok iyi belirlemelidir. Onlar da kendi çalışacakları arkadaşlarını çok iyi seçmelidirler” şeklinde Nizamül Mülk’ün yöneticilere tavsiyelerine dikkati çeken Prof. Dr. Zaim, önemli başarıların ekip işi olduğunu vurguluyordu. Prof. Dr. Zaim, devleti idare edenlerin ekiplerini iyi kuramadıkları halde başarı sağlayamayacaklarını belirterek, demokrasiyi ”kadrolar sistemi” olarak nitelendiriyor, halkın getirdiği iktidarların da kendi ekipleriyle gelip, kendi ekipleriyle gitmelerini istiyordu. -”ÖĞRENCİLERİYLE ANILARI…” Hayatındaki önemli anılar Şair ve Yazar İsmet Özel tarafından kitaplaştırılması çalışmaları yürütülen Prof. Dr. Zaim, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ”beyefendi, sakin, azimli ve vefalı” bir kişi olarak niteleyebileceğini, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın ise yaptığı ”şakalarla” belleğinde önemli iz bıraktığını açıklamıştı. Öğrencilerinden Cumhurbaşkanı Gül’ün kendisi için ayrı bir yeri olduğunu ve hayatının hiçbir döneminde kendisiyle irtibatını koparmadığını belirten Prof. Dr. Zaim, ”Başbakan olduğu zaman Ankara’ya geldiğim sırada Sayın Gül bana, ‘Bir numara olmanın işi zor hocam’ demişti. Şu anda işinin çok daha zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Ama dualarımızla onun yanındayız” demişti. -EMEKLİLİK YILLARI…- Prof. Dr. Sabahattin Zaim, kurucu dekan olarak görev yaptığı Sakarya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden 1998 yılında emekli oldu, ancak ilimle uğraşmayı bırakmadı. Emeklilik yıllarını ”okuyorum, yazıyorum ve konuşuyorum” şeklinde değerlendirdiğini anlatan Zaim, emekliliğini konferans vererek, öğrenci yetiştirerek, yurt içi ve yurt dışındaki sosyal ve kültürel etkinliklere katılarak değerlendirdiğini kaydetti. Evinde ağırladığı öğrencileriyle görüş alışverişinde bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Zaim, ayrıca Deniz Feneri Derneği’nin gönüllüsü olarak da özellikle Balkanlar’a yönelik yapılan çalışmaları bizzat yerinde gidip görüyordu. Doğduğu İştip’e 72 yıl aradan sonra ilk defa geçen yıl Deniz Feneri Derneği’nin yaptırdığı ”Hamidiye Medresesi”nin açılışı için giden Prof. Dr. Zaim, son olarak 17 Eylülde Bosna-Hersek’te yaptırılan Cemil Biyedç Üniversitesi’nin açılışına katılmış ve burada gördüğü manzara karşısında duygulu anlar yaşamıştı. Prof. Dr. Zaim, aynı zamanda Uluslararası Sarayova Üniversitesi’nin kurucu rektörü olarak da 2003-2004 yıllarında görev yapmıştı.

Rachel CORIE (1979–2003) – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER ( 2 )
0000003054[1]rachel-corrie-happyİŞGALE VİCDANI İLE DİRENEN LEYDİ
“Rachel CORRİE; insanlık suskunken, fıtratının / vicdanının zorlamasından da kurtulmak istemeyen, gür bir sedayla bağıran Amerikalı bir kız… Öyle yürekli ki; mazlum ve onurlu Filistinlilerin evlerini yıkmak isteyen dev askeri buldozerin karşısına dikilecek kadar…
16 Mart 2003’te 23 yaşındaki Amerikalı, İnsan Hakları aktivisti Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi’nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi.”
Rachel CORIE (1979–2003)
Rachel CORIE, 1979 yılında ABD’nin Washington eyaletine bağlı Olympia kentinde doğdu ve büyüdü. Evergreen Devlet Koleji’nde eğitiminin son dönemine gelen Corrie, mezun olduktan sonra yazar ve aktris olmak istiyordu…

Oldukça mütevazı ve sorumluluk duygusuyla yüklü bir hayat yaşayan Rachel, Olympia Adalet ve Barış Hareketi’nin de aktif bir üyesiydi. Sadece bir aksiyon insanı değildi. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında insan hakları aktivisti ve insani yardım gönüllüsü olarak faaliyette bulundu.

rachel1_080521120136037_wideweb__300x375[1]İsrail işgaline karşı olan Rachel her ferdin yapabileceği en düşük katkının ‘içten içe hissetmek’ olduğunu düşündüğü bir işgal karşıtı kampanyaya katılmak kararındaydı. ABD’de iken Arapça çalışmıştı. ABD’nin Irak operasyonu başladığında İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’nde büyük katliamlara kalkışabileceğinden endişe ediyordu ve bunu durdurmanın tek yolunun bölgeye uluslararası gözlemciler yollamak olduğunu düşünüyordu. 20 Ocak’ta Olympia’dan ayrılarak önce Batı Şeria’ya, daha sonra da Gazze Şeridi’ne geçen Rachel bahar döneminde eğitimine devam etmek üzere ülkesine geri dönmeyi planlıyordu.

Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisidir. Oysa Rachel’in öldürüldüğü Refah kampı daha o günlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmişti!

Rachel, Amerika’daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız katliamlarına karşı kalkan olmak üzere Filistin’e gelmiş olmasa, rahat yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, ‘Amerikan tarzı hayat’tan payını alacaktı. Ama o bunu yapmak yerine, kalkıp refah kampının sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından acımasızca vurulduğuna şahit olacağını bile bile geldi.

Rachel Corrie’nin Filistin’de geçen 7 haftalık hayatı boyunca annesine gönderdiği e-postaları, onun duygu dünyasını analiz etme imkânı tanıyor.Daha Olympia’dayken öğrenmeye başladığı Arapçasını geliştirmekte olduğunu anlatır annesine. Genelde Gazze Şeridi, özelde gönüllü olduğu Refah Şehri hakkında ayrıntılı ve tutarlı istatistikler verecek kadar konusuna hakimdir.

Rachel sadece o insanları tanımak değil onların hissettiklerini hissetmek noktasında da özdeşleşmek gerektiğine inanır ve o toplumun derdini dert edinmiştir. 7 Şubat günü “Gazze her gün yeniden işgal ediliyor. Ancak korkulan o ki tanklar eskiden olduğu gibi ayrılmak üzere gelmeyecekler bu defa…” diyordu.

16 Mart 2003’te Gazze’deki Refah mülteci kampında bir Filistinli doktorun evinin yıkılmasına engel olmaya çalışıyordu. İsrailli buldozer şoförü herkesin gözleri önünde çelikten canavarı üzerine sürdü, önce ileri, sonra geriye üzerinden geçti. Arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında Rachel ölmüştü.

Mensubu bulunduğu ülkenin başkanı Bush, Rachel’in katilini istemek yerine; ordusunu Irak’ı yıkmak ve kendi katilleri olan İsrail’i Ortadoğu’nun üstün gücü haline getirmek için gönderiyordu.

Rachel Corrie’nin Filisitin’den Ailesine Mektupları
7 Şubat 2003
Merhaba arkadaşlarım, ailem ve diğerleri,
Filistin’e geleli yalnızca iki hafta oldu. Buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum.
Benim için en zoru; ABD’ye mektup yazmak için oturduğum zaman, burada olup bitenler hakkında düşünmek… Buradaki çocuklar, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri ve bir işgal kuvvetinin onları sürekli izleyen kuleleri olmadan bir gün yaşamış mıdır? Bilmiyorum.

Her neyse, burada küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl öncesine kadar olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var /en azından İsrail konusunda.

Gene de, hiçbir okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın…

Benim ailemden hiç kimse, memleketimde, bir ana caddenin sonundaki bir kuleden bir roketatar tarafından, arabamızla giderken vurulmadı… Bir evim var. Gidip okyanusu görme hakkım var.

Eğer evinizin duvarlarının aniden içeriye yıkılmasıyla uyanma korkusu içinde bir gece geçirseniz,
Eğer hiç kimsesini kaybetmemiş insanlarla karşılaşamasanız,
Eğer ölüm saçan kuleler, tanklar, silahlı “yerleşimler” ve bu şimdiki dev metal duvar ile çevrelenmiş bir dünyanın gerçekliğini yaşasanız,

Dünyanın süper gücü tarafından desteklenen, dördüncü büyük ordusunun, sizi vatanınızdan silmek için yaptığı baskıya karşı direniş içinde, sağ kalma mücadelesiyle geçen tüm çocukluk yıllarınız için dünyayı affedebilir miydiniz? Merak ediyorum.
8 Şubat 2003
İsrail’deki Yahudi halkın işgale direnişi ve İsrail ordusunda görev reddedenlerin üzerlerine aldıkları olağanüstü büyük tehlike, özellikle ABD’de yaşayan bizler için, bizim adımıza zulümler işlendiğinin farkına vardığımızda nasıl davranmamız gerektiği konusunda bir örnek arz etmektedir. Teşekkür ediyorum.
20 Şubat 2003
Anneciğim,
Bana bakmakta olan birçok iyi Filistinli olduğunu bilin. Biraz grip mikrobu kaptım, onlar da bana iyileşmem için çok hoş, limonlu içecekler verdiler. Ayrıca, halen yattığımız kuyunun anahtarlarını saklayan kadın bana durmadan seni soruyor. Zerre kadar İngilizce bilmiyor, fakat çok sık senin hakkında soru soruyor, seni aradığımdan emin olmak istiyor.

27 Şubat 2003
Anneciğim,
Seni seviyorum. İnan, çok özlüyorum. Kâbuslar görüyorum, rüyalarımda siz ve ben içeride, dışarıda tanklar ve buldozerler evimizi çevirmiş görüyorum.
Eğer içimizden birinin tüm yaşamı ve huzuru tamamıyla altüst edilseydi, Eğer askerler, tanklar ve buldozerlerin her an geleceklerini ve uzun zamandır yetiştirdiğimiz bütün seralarımızı yıkacaklarını bilseydik,
Eğer çocuklarımızla beraber, her an daralan bir yerde yaşasaydık ve bunu bazılarımızın dövülmesine, 149 kişiyle beraber saatlerce bir yere kapatılmasına katlanarak gene yaşamak zorunda olsaydık, geri kalan neyimiz varsa korumak için sence biraz kaba kuvvete dayanan yöntemlere başvurmayı deneyebilir miydik? Bu özellikle, yıkılmış meyve bahçeleri, seralar ve meyve ağaçları gördüğümde aklıma geliyor, nice zahmetle, yıllarca bakımı ve işlemesi yapılmış. (…) Bence Craig amcam bunu yapardı. Bence büyük olasılıkla büyükannem de yapardı. Bence ben de yapardım.
Bana pasif direnişi sormuştun.
Dün o patlayıcı, havaya uçuruldu¤unda ailenin evinin tüm camları kırıldı. O sırada bana çay ikram ediyorlardı, ben ise iki küçük bebekle oynuyordum. Şuan o kadar zor bir durumdayım ki, acı çeken insanların sürekli, tatlılıkla, üzerime titremeleri beni tam anlamıyla hasta ediyor. ABD’de böyle bir şeyin size çok abartılı geleceğini biliyorum.
Filistin’den döndüğümde muhtemelen kâbuslar görüp burada olmadığım için sürekli suçluluk hissedeceğim. Ama bu duygu bana dahasını yapma gücü verebilir. Buraya gelmek, hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biriydi. Dolayısıyla ola ki saçmalıyorsam ya da İsrail ordusu beyazlara zarar vermemek gibi ırkçı temayüllerini kaybederse, nolur hiç çekinmeden bunun nedenini dolaysız olarak desteklediğim ve devletimin büyük oranda sorumlu olduğu bir jenosidin ortasında olmamla açıklayın…

28 Şubat 2003
Anneciğim,
Bu sabahtan sonra kendimi çok daha iyi hissediyorum. Oturup uzun uzun, ne kadar büyük kötülüklere muktedir olduğumuzu ilk elden keşfedişimin verdiği düş kırıklığı üstüne yazdım. Oysa en ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmiş olduğumu da yazmalıydım ki bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan, onur.
Ömrümün bir Filistin devleti yahut demokratik bir İsrail-Filistin devleti kuruluşunu görmeme yeteceğine inanıyorum. Filistin’e özgürlük bana göre, tüm dünyada mücadele veren halklar için çok büyük bir umut kaynağı olacaktır. Bana göre bu aynı zamanda, ABD’nin desteklediği, antidemokratik rejimler altında mücadele veren Arap halklarına da büyük ilham kaynağı olabilir.
Buradaki insanların, bizim onlar adına hayatımızı tehlikeye atışımızdan daha çok, öncelikle rahatımız ve sağlığımızla ilgilendiğini hissediyorum. En azından bu benim için böyle. Silah sesleri ve bomba patlamaları ortasında, insanlar bana bir dolu çay ve yiyecek vermeye çabalıyor. Sizi seviyorum.

Rachel’in son e-postası
Merhaba Baba,
Buradaki insanlar burayı terk edemezler, dolayısıyla bu her şeyi karmaşıklaştırıyor. Onlar, bizim buraya tekrar gelişimizde kendilerinin hayatta olup olmayacaklarını bilmeyişleri gerçeğinin de çok iyi farkındalar.
Burası hakkında büyük suçluluk duygusuyla yaşamayı gerçekten istemiyorum / bu kadar kolay gelebilmek, gidebilmek ve geri gitmemek. Bana göre bir yerlere bağlılık duymak kıymetli bir şeydir, bunun için bir yıl içinde buraya geri dönmeyi planlayabilmeyi istiyorum.
Burada hayatı kolaylaştırabilmek için yaptığım işlerde düşler âlemine dalıp bir Hollywood filminde veya Michael J Fox’un oynadığı bir komedi dramasında olduğumu hayal ediyorum. Sen de bir şeyler düşünüp tasarlayabilirsin, ben de katılmaktan memnun olurum. Kocaman sevgiler babacığım. Rachel

Cahar Dudayev ( 1944)- (21.04.1996)- ABİDE-İ ŞAHSİYETLER ( 3 )
C_DudayevÇeçenistan’ı özgürlüğü kavuşturan Cahar Dudayev, 1944 yılının Şubat ayında Çeçenistan’ın Yalho köyünde doğdu. Hayata gözlerini açar açmaz Rus baskısı ile tanıştı. 23 Şubat 1944′te Sibirya’ya sürgün edilenlerin arasına katıldığında daha annesinin kucağında 15 günlük bir bebekti. Çocukluk yılları Sibirya bozkırlarında çok güç şartlar altında geçti. Orta öğrenimini burada tamamladı. 1962 yılında Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu’ndan, 1966 yılında da Uzak Mesafe Uçakları Pilot ve Mühendis Yetiştirme Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1974 yılında Gagarin Hava Harp Akademisi’ni de bitiren Dudayev, 1. Sınıf pilot ve mühendis ünvanını kazandı. S.S.C.B. hükümeti tarafından kendisine 12 madalya verildi. Tümgeneralliğe yükseldi. Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri’nde Tümen Komutanı olmayı başaran ilk Müslüman olarak adından bahsettirdi.

Çeçenistan Devlet Başkanı olmadan önce Baltık Cumhuriyetlerinde yaşanan bağımsızlık hareketlerini bastırmadığı için adı isyancı generale çıktı. 1989′da Estonya’da Stratejik Hava Kuvvetleri Filoları Komutanlığı’nda görev yaparken Baltık ülkelerinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin kuvvet kullanılarak bastırılması için Moskova’dan emir aldı. Ancak bu emri “yurdunun bağımsızlığı için mücadele eden bir halkın üstüne bomba atmam” diyerek yerine getirmedi. Moskova bu itaatsizliği hazmedemedi ve Dudayev’e ceza olarak askeri birliği ile birlikte Grozni’ye sürgüne gönderildi. 1990 yılının Mayıs ayında görevinden istifa etti.

Kasım 1990′da toplanan Çeçen Halkının Kurultayı’na davet edildi ve sonradan “Çeçen Ulusal Kongresi” adını alan bu halk meclisinin icra kurulu başkanlığına seçildi.
19-21 Ağustos 1991′de Gorbaçov’a karşı girişilen başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Akabinde, darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti’ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti. Demokratik güçler, aydınlar ve tüm Çeçen halkı kendisini destekledi. 27 Ekim 1991′de yapılan seçimlerde %85 oranında aldığı oyla Çeçenistan Cumhurbaşkanlığı’na seçildi.
Rusya’nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan’a karşı başlattığı işgal ve soykırım hareketine karşı Cahar Dudayev, “Son Çeçen canını vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz” diyerek, halkına “Cihad” emrini verdi.Dudayev’in önderliğindeki Çeçen halkı, iki yıla yakın bir süre devam eden şanlı bir istiklal mücadelesi verdi. Sonunda Mayıs 1996′da Çeçenistan Ruslardan temizlenerek, Kafkas tarihine yeni bir altın sayfa eklendi.Bu özgürlük lideri, 21 Nisan 1996′da bir suikast sonucu şehid edildi.

MİMAR SİNAN ( 1489 – 1588 )-ABİDE-İ ŞAHSİYETLER ( 4 )


175px-MimarsinanKayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu. Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul’a getirildi. Zeki, genç ve dinamik olduğu için seçilenler arasındaydı. Sinan, At Meydanı’ndaki saraya verilen çocuklar içinde mimarlığa özendi, vatanın bağlarında ve bahçelerinde su yolları yapmak, kemerler meydana getirmek istedi. Devrinin mahir ustaları mahiyetinde han, çeşme ve türbe inşaatında çalıştı. 1514’te Çaldıran, 1517’de Mısır seferlerine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman zamanında yeniçeri oldu ve 1521’de Belgrad, 1522’de Rodos seferinde bulunarak atlı sekban oldu. 1526’da katıldığı Mohaç Meydan Muharebesinden sonra sırası ile acemi oğlanlar yayabaşılığı, kapı yayabaşılığı ve zenberekçibaşılığa yükseldi.

1532’de Alman, 1534’de Tebriz ve Bağdat seferlerinden dönüşte “Haseki” rütbesi aldı. Bağdat seferinde Van Kalesi Muhasarasında, göl üzerinde nakliyat yapan kalyonlara top yerleştirdi.

Korfu, Pulya (1537) ve Moldovya (1538) seferlerine katılan Mimar Sinan, Moldovya (Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine onüç günde kurduğu köprü ile Kanunî Sultan Süleyman’ın takdirini kazandı. Aynı sene başmimarlığa yükseldi.

Mimar Sinan, katıldığı seferlerde Suriye, Mısır, Irak, İran, Balkanlar, Viyana’ya kadar Güney Avrupa’yı görüp mimari eserleri inceledi ve kendisi de birçok eser verdi. İstanbul’da devrin en meşhur mimarları ile Bayezid Camii’nin ustası Mimar Hayreddin ile tanıştı.

Bazı Eserleri
Sinan’ın mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar Halep’de Hüsreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Paşa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesi’dir.

30004245me7

Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, O’nun sanatının gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrıca imaret, tabhane (mutfak), kervansaray ve bir sokak ile ayrılmış medrese bulunmaktadır.SÜLEYMANİYE

Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Yirmiyedi metre çapındaki büyük kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanın üzerine gayet nisbetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Sükûnet ve asaleti ifade eden bu sade ve ahenkli görünüşü ile Süleymaniye Camii, olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir.Sekiz ayrı binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih’ten sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur.

SultanAhmetCamii

Mimar Sinan’ın en güzel eseri, seksen yaşında yaptığı Edirne Selimiye Camii’dir. Selimiye’nin kubbesi, Ayasofya kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50 metre çapındaki kubbe, sekizgen şeklindeki gövde üzerine oturmuştur. Üç şerefeli ince minarelerine üç kişi aynı anda birbirini görmeden çıkabilmektedir.Sinan bu camiin ustalık eseri olduğunu ve bütün sanatını Selimiye’de gösterdiğini belirtmektedir.

Selimiye

Mimar Sinan, gördüğü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiş, fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatını devamlı geliştirmiş ve yenilemiştir. Eserlerindeki sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalın değildir. Kullandığı bütün mimari unsurlarda bu hesap dikkati çeker.

Mimar Sinan aynı zamanda bir şehircilik uzmanıdır. Yapacağı eserin, önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük başarı göstermiş ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleştirmiştir.

Bilinen eserleri: 84 camii, 53 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray, 8 mahzen, 48 hamam olmak üzere 364 adettir.

Depreme Dayanıklı
Mimarın çok sayıdaki eserini inceleyenler, Sinan’ın depreme karşı bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldığını söylemekteler.Bu tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır.Sadece Sinan’ın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları emilir, etkisiz hale gelir. Yine yapıların yer seçimi de ilginç. Zeminin sağlamlaşması için kazıklarla toprağı sıkıştırmış dayanak duvarları inşa ettirmiş.Mesela Süleymaniye’nin temelini 6 yıl bekletmesi, temelin zemine tam olarak oturmasını sağlamak içindir.

Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon sistemi de kurmuştur.Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülmüştür. Ayrıca yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmış. Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır. Buhar tahliye ve rutubet kanalları drenaj kanallarına bağlı olarak uygulamaya konulmuştur.

İşte Sinan’ın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden Mimar Abdülkadir Akpınar’ın söyledikleri:

“Karşılaştığım bir özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinan’ın eserlerinde en ufak bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiş. Çünkü yapıyı herşeyi ile bir bütün olarak ele almış. Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş. Örneğin SinanKur’an-ı Kerim’de geçen “Biz dağları yeryüzüne çivi gibi gömdük…” ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil, matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinan’ın yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir.

EBULFEYZ ELÇİBEY (1938-2000) – ABİDE – İ ŞAHSİYETLER (5)


1880elchibey282qw
Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Nahçıvan’ın Keleki kasabasında doğdu.
Asıl adı, Ebulfez Kadir Güloğlu Aliyev olan Elçibey, Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.

Elçibey, 1970’li yıllarda, eski SSCB topraklarına dahil olan Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele etmeye başladı. 1976 yılında Sovyetler’e karşı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1978 yılında şartlı olarak serbest bırakıldı.

Ebulfez Elçibey, 1988-1989 yıllarında Azerbaycan halkına bağımsızlık mücadelesi yolunda öncülük ederek, halkından büyük destek gördü. Elçibey, aktif siyasi hayatına 1989 yılında, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi’nin (AHCP) başına geçerek başladı.Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Ebülfez Elçi Bey, 6 Haziran 1992 tarihli seçimlerde % 63’lük bir çoğunlukla Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak, onun katıksız bir Türkçü olması ve büyük Türk birliği (Turan) ülküsünü savunması, Rusya’yı rahatsız etti. Ajanları vasıtasıyla tertiplediği bir darbe sonucu, Elçibey’in iktidardan uzaklaştırılmasını sağladı.

Ebülfez Elçibey, kardeş kanı dökülmesini önlemek için, doğduğu yere, Nahcıvan’daki Keleki Köyüne çekildi. Uzun yıllar orada yaşadı. Nihayet 1997’de Bakü’ye döndü. Siyasî mücadeleye yeniden başladı. Ancak, bu mücadeleyi demokratik yöntemlerle yürütmek imkânsızdı. Cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etti. İlmî ve fikrî çalışmalarını sürdürdü.

2000 yılı başlarında hastalanınca Türkiye’ye geldi. Önce Hacettepe, sonra GATA hastanelerinde tedavi edildi. Fakat, amansız hastalığın pençesinden kurtarılamadı. 22 Ağustos Salı sabahı hayata gözlerini yumdu.

VİZYONU
elçibey
Onun hayatı boyunca 3 temel hedefi vardı.

Bunlardan Birincisi: Bağımsız Azerbaycan, ikincisi: İranda ki 30 milyon Azerbaycan Türkünün yaşadığı Güney Azerbayca’la Kuzey Azerbaycan’ın birleşmesi, üçünücüsü ise Öncelikle Azerbaycan ile Türkiyenin daha sonrasında ise tüm Türk Devletlerinin birleşmesi idi.

O bu güzel hedeflerinden ilkini gerçekleştirme başarısı gösterir iken muhakkak ki diğer ideolojilerini de ileride gerçekleştirilmek üzere biz Türk Gençlerine bırakmıştı. Elbette ki emanetinin esareti ile yaşıyacağız. Ve bu emanetini bir gün mutlaka hakikat yapacağız.

“Men Atatürk’ün Esgeriyem”

Elçibey’in en önemli özellkilerinden biride onda olan büyük Atatürk sevgisidir. Öyledir ki Atatürk hakkında ve Atatürk tarafından yazılmış tüm eserleri okumuştur. Ünlü Bakü mitinginde sağ elini havaya kaldırarak “Men Atatürk’ün Esgeriyem” diyerek hitap ettiği kitleyi çoşturmuş ve kendisinde olan Atatürk sevgisini en güzel şekli ile ifade etmiştir.

Yine onda olan Atatürk sevgisine görmek için KGB tarafından maruz kaldığı bir işkenceden duyduğu acıyı şu şekilde belirtmiştir kardeşine.

“Çok işkence gördüm, çok çektirdiler hiç birisine yanmamda, bir Atatürk rozetim vardı yakamda onu aldılar ya elimden hala için yanar.”

Melankolik ve sevecen bakışlarında her Türk gencinin yüreğini ısıtan ve her gence bir ufuk çizen unutulmaz bir liderdi. Kendi adıma belirtmem gerek ise kendi dönemimde gördüğüm ve bir çok otorite tarafından da onaylandığı üzere son yılların en büyük Türk devlet adamı idi. Görüşlerinin hiç birinde yanılmamıştı. Görüşleri büyük bir ülkünün vazgeçilmez bir parçı olsada her zaman sukunet ile diğmalar vuku bularak sistemli bir şekilde gerçeleşebilecek düşüncelerdi.

Onun yüce ideallerine bağlı kalmaya and içmiş biz gençler onun izinden gitmeyi ve ideallerini hakikat yapmayı bir namus borcu bilip; ideallerini tahakkuk ettirmek için var gücümüzle çalışamaya, önümüzdeki engellerden ve sorunlardan yakınmadan hedefe ulaşmaya ve başarımıza inanıyor ve bu başarı için mücadele ediyoruz.

O Bize Hiç Darılmamıştı

Türk dünyasının ve özellikle Azerbaycan ile Türkiye’nin birleşmesi konusunda gösterdiği tüm çabalara rağmen Türkiye nin ona kayıtsız kalması onu hiç bir zaman öz kardeşlerine karşı bir darılmaya itmedi. Hatta öyle ki Ermeniler Karabağ’ı işgal ettiğinde Türkiye’den yardım istediğinde dönemin Cumhurbaşkanı olacak zatın şu yobazlık ve ümmetcilikle dolu olan “Onlar şii biz sünniyiz, gitsin İran’dan yardım istesinler” gibi gayet terbiyesiz ve küstah cevabına bile darılmamıştı. Çünkü bu sözleri sarfeden kişinin Türk milletini temsil etmediğini çok iyi bilmekte idi.

O’nun Azerbaycan ve Türkiye birleşmesi için sarfettiği çabalar ve söylemler ancak vizyonu geniş bir liderin ön görebileceği fikirlerdi. Malesef aynı dönemlerde bir Elçibey in daha bulunamamış olması geniş vizyonunun tam anlaşılamaması ve bazıları tarafından hep yanlış anlaşılmasına sebep olmuştu.

Darbeden sonra döndüğü Keleki kasabasında sonu bir çok cefakar Türk liderinin ve kahramanın olduğu gibi yokluklar içerisinde geçti. Azerbaycan gibi petrol zengini bir ülkenin eski Cumhurbaşkanı Keleki’deki evinde büyük yoklular içerisinde yaşamakta idi. Bu yokluklar ileride onun hayatına malolacak bir çok hastalığında başlangıcı olacaktı.

Prostat tümörü ve sağlıksız beslenmeye dayalı olarak metabolizma sorunları nedeni ile önce Ankara Hastanesine arkasından da hastalığının ilerlemesi nedeni ile GATA ya kaldırıldı. GATA da kaldığı sürece durumu düzelmişti fakat nefes darlığı, akciğer sorunları ve prostat kanseri belasına dayanması yıllardır zorluklarla mücadele eden Elçibey için çok daha zordu. Ve o gün yani bundan 5 yıl önce 22 Ağustos 1990 da hayata gözlerini yumdu. Tarih vizyonu geniş son Türk liderinide bir ulusun bağrını yakarak böyle almıştı elinden.

Ölümünden sonra Bakü’deki mütevazi evini ziyarete gidenler, derme çatma eşyaların yanında sahip olduğu tek lacivert takım elbiseyide buldurlar, üzerinden hiç çıkarılmayan Atatürk rozeti ile birlikte.

http://www.hakankaya.wordpress.com & e-posta: insmuhhakankaya@gmail.com

NECİP FAZIL KISAKÜREK – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER (6)


NECIP%~1

1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî’nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris’te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy’deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

Ödülleri

Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.

Yazı Hayatı

Necip Fazıl’ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında “benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.

ESERLERİ

Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.

Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı

Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli

kaynak : www.biyografi.net

ALİYA İZZETBEGOVİÇ – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER ( 7 )


BİLGE KRAL ; ALİYA İZZETBEGOVİÇ  (1925 – 2003)

Aliya İzzetbegoviç’in Hayatı ve Mücadelesi

Doğumu ve Yetişmesi

Aliya İzzetbegoviç, 1925’de Bosna-Hersek’in kuzey batısında bulunan Bosanska Krupa şehrinde dünyaya geldi. Ailesi İslami duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzzetbegoviç, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslami konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dini konuları tartışmak amacıyla Meladi Muslumani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Harbi esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşının Zorlukları

İzzetbegoviç’in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum haline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline geçmişti. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman işgalcilerin desteğinden yararlanarak Bosna’da 100 bin Müslümanı öldürdüler.

Komünist Rejimin Baskıları

13 Ocak 1946’da ülke yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmi statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam’a karşı bir savaş başladı. İzzetbegoviç, İslami faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949’da “İslamcılık” suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzzetbegoviç’in sıkıntıları 1953’te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslami konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito’nun 1974’te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dini kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslami uyanışa zemin hazırladı.

Tito’nun Ölümü Sonrası ve İzzetbegoviç’in İslami Manifestosu

1980’de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzzetbegoviç’in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983’te “İslami Manifesto” adıyla yayınladı. İzzetbegoviç’in daha önce 1970’te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983’te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hakim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzzetbegoviç’i Avrupa’nın ortasında radikal İslami bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzzetbegoviç, mahkeme önüne çıkarılıp hakim sistemi değiştirmek ve Bosna – Hersek’i İslami devlete dönüştürmek için çalışmakla itham edildi. Göstermelik bir yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Fakat bu mahkumiyet onun kitabının bütün Bosna’da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı zindanda olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Zindan Hayatı

Yargıtay kararıyla daha sonra mahkumiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988’de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Bu beş yıllık zindan süresi İzzetbegoviç’in hayatında önemli etkiler yaptı. Zindanda düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade daha çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı zindana atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun zindanda olduğu dönemde yıllarını verdiği “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. O, bu kitabıyla İslam’ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Kısacası zindan hayatı onun fikir adamlığı sıfatına bir karizmatik lider sıfatının da eklenmesine sebep oldu. Bu sıfatı sebebiyle zindandan çıkmasından sonra Bosna – Hersek’in kendi kimliğine ve özgürlüğüne kavuşturulması için siyasi hayata atılmaya karar verdi.

Siyasi Mücadele

İzzetbegoviç, zindandan çıktığında dünyada komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya’da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasal yarışlar başlamıştı. Aliya İzzetbegoviç de Bosna – Hersek eyaletinde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek’te Aralık 1990’da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Aliya İzzetbegoviç cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA’nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı gerçekleştirdi ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi

1990’lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Federasyonu içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Eyaletler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8’i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek’i Sırp vahşeti karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa’nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu’nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askeri destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek’in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslümanı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslâmi izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı. Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994’ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek’teki iç savaşın aldığı can sayısı 250 bini, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

İşte böyle zor bir dönemin yaşandığı, Bosna-Hersek Müslümanlarının en zor şartlarla karşı karşıya oldukları dönemde Aliya İzzetbegoviç bu ülkenin cumhurbaşkanıydı. Zulüm ve vahşetle karşı karşıya olan Müslümanların ve büyük bir yıkımla karşı karşıya olan ülkesinin lideri konumundaydı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç çok büyük askeri güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi. Fakat saldırganlıkta sınır tanımayan Sırp çentiklerine karşı Müslümanların haklarının ve bağımsızlıklarının savunulması için direnişten başka bir yol da yoktu.

Dayton Anlaşması

Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişe katılmak için bu ülkeye gitti. Direniş ve cihad aynı zamanda Bosna – Hersek Müslümanları arasında İslami bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna – Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna – Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmayarak, Sırp çentiklerin cüretlenmelerine yol açtı. Zulüm ve katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzzetbegoviç’in, önüne konulan anlaşmayı kabul etmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabilecekti. Neticede 1995’te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması’nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna – Hersek topraklarının % 51’ini Müslümanlara ve Hıristiyan Hırvatlara, % 49’unu da Bosna – Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna – Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa’nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.

Ancak şu kadarını ifade edelim ki o, imani değerlere sahip çıkmada, Bosna halkının Müslüman kimliğine önem vermede samimiyetinden şüphe etmediğimiz bir insandı. Ömrünü kutsal bildiği değerlere ve Yüce İslam davasına adadı. İçinde yaşadığı topluma ve tüm İslam alemine ışık saçmak için gayret etti. Allah rahmet eylesin

kaynak: www.vahdet.com.tr

Prof.Dr.Veysel EROĞLU – ABİDE-İ ŞAHSİYETLER (8)



ÜLKEMİZ  İNŞAAT MÜHENDİSLİĞİ VE ALT YAPI CAMİASININ ULUSLARARASI ARENADA MARKA İSMİ;

SUYA VE HİZMETE ADANAN BİR HAYAT;

BİYOGRAFİ:

Veysel Eroğlu, 1948 yılında Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesinde doğmuştur. İlk öğretimini Şuhut Zaferyolu İlkokulunda tamamlamıştır. Şuhut Orta Okulunda 1. ve 2. sınıfı, son sınıfı ise Afyon’da okumuştur. 1966 yılında Afyon Lisesi’nden mezun olmuştur.

Veysel Eroğlu, tatil dönemlerinde babası rahmetli Hacı İbrahim Eroğlu’nun manifatura, tuhafiye ve konfeksiyon dükkanında çalışırdı. Ayrıca tarlalarındaki mahsullerin sulama işleriyle meşgul olurdu. Suya olan sevgisi o tarihlerdeki çocukluk dönemlerinden başlamıştır. Geceleri ise hep okurdu. Şark ve garp klasiklerinin çoğunu okumuştur. Ayrıca mühendislik yanında tarihe de ayrı bir merakı vardı. Bu yüzden Afyon Lisesinde okurken İnşaat Yüksek Mühendisi olduktan sonra Tarih Bölümünde de okumayı kafasına koymuştu. Nitekim 1971 yılında İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olduktan sonra 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne kaydolmuştur. Vatani hizmeti esnasında ve sonra İstanbul Teknik Üniversitesinde asistanlık yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde tahsil görmüş ve ikinci Fakülteyi 1978 yılında bitirmiştir.  1971 İTÜ İnşaat Fakültesinden İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezuniyetinden sonra vatani vazifesini yaptığı Erzincan 3. Ordu İnşaat Emlak Başkanlığında çok sayıda askeri tesise imzasını atmıştır.

Askerlik hizmetinden sonra akademik hayata atılmış, önce Yıldız Teknik Üniversitesinde bilahare İTÜ İnşaat Fakültesinde akademik hayata devam etmiştir. İTÜ de 1978 yılında Çevre Mühendisliği Bölümünün kuruluşunda vazife almış, 1980 yılında doktorasını tamamladıktan sonra bir yıl süre ile Hollanda’da doktora sonrası çalışmalar yapmıştır. Orada dönem birincisi olmuş, 1982 yılında yurda döndükten sonra ilk kitabı olan Su Tasfiyesini yazmış, binlerce inşaat ve çevre mühendisinin yetişmesinde emek sarf etmiştir. 1984 yılında Doçent, 1991 yılında ise Profesör unvanını kazanmıştır. Bu esnada kamu kurum ve kuruluşları, sanayi ve belediyelere müşavirlik, proje yapım ve kontrollük hizmetlerinde vazife almıştır. Çevre Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı ve Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği yapmıştır.

Üniversite Dışında Bulunduğu Mesleki Görevleri;

Su temini ve su tasfiyesi, evsel ve sanayi atıksularının arıtılması konularında 40’tan fazla projenin yürütücülüğünü yapmıştır.

1990-1993 SEKA Genel Müdürlüğü Çevre Müşaviri
1994-2002 İSKİ Genel Müdürü
300’den fazla dev tesisi İstanbul’lulara kazandırmak suretiyle İstanbul’un su ve çevre meselesinin çözümünde büyük hamlelerin atılmasına vesile olmuştur.
2001-2002 İstanbul Konseyi 2. Dönem Başkanlığı
2003-2007 Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü

2007 –       Çevre ve Orman Bakanlığı

Eğitim Hayatı;

1966 yılında Afyon Lisesi’nden mezun oldu.
1967 yılında Yüksek öğrenim hayatına İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde devam etti.
1971 yılında İnşaat Yüksek Mühendisi oldu.
1980 yılında Doktorasını tamamlayıp doktor ünvanını aldı.

Akademik kariyer ve ünvanlar ;

1963-1966 Afyon Lisesi
1967-1971 İnşaat Yüksek Mühendisi (İTÜ İnşaat Fakültesi)
1976-1977 YTÜ Hidrolik Kürsüsünde Asistan
1977-1980 İTÜ Şehir Sağlığı ve Tekniği Kürsüsü’nde Asistan
1977-1980 Doktora, İTÜ İnşaat Fakültesi
1980-1981 İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde Dr. Asistan
1981-1982 International Institute for Hydraulic and Environmental Engineering Delft / Hollanda’da araştırmalar yaptı ve dönem birincisi oldu.
1982-1983 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Görevlisi-Dr. Asistan
1983-1984 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Yrd. Doç. Dr.
1984-1991 İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Doç. Dr.
1991 yılında Profesör ünvanını almıştır.

Sayın Prof. Dr. Veysel EROĞLU milletvekili adaylığı için İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyeliği görevinden istifa etmiştir.

Geçmiş ve halen devam etmekte olan üyelikler;
Su Vakfı

DSİ Vakfı

Tarih ve Tabiat Vakfı

İSKİ Spor Klubü

WWC, Dünya Su Konseyi

ICOLD

ICID

BENA (Balkan Enviromental Association)

Akademik ve mesleki faaliyet sahaları;

Su Temini
İçme Sularının Tasfiyesi
Su Kirlenmesi ve Kontrolü
Atıksuların Toplanması
Atıksuların Arıtımı ve Geri Kazanımı
Deniz Deşarjları
Sanayi Atıksularının Arıtımı ve Geri Kazanımı
İleri Atıksu Arıtma Teknolojileri
Anaerobik (Havasız) Atıksu Arıtma Teknolojileri
Hava Kirlenmesi ve Kontrolü
Çamurların Arıtımı ve Uzaklaştırılması
Katı Atıkların Toplanması ve Taşıma Optimizasyonu
Tıbbi Katı Atıkların Toplanması ve Bertarafı
Gürültü ve Kontrolü
Sistem Analizi ve Optimizasyon
Havzaların Kontrolü
Çevre Ekonomisi
İstatistik
Toplum Sağlığı
Eğitim
Hidroloji
Yönetim Teknikleri
Mahalli İdareler (Yerel Yönetimler)
Şehircilik
Toplam Kalite Yönetimi
Planlama
Ulaşım ve Çözüm Optimizasyonu

DSİ VE PROJELERİ

Şubat 2003 tarihinden itibaren DSİ Genel Müdürlüğüne atanan Prof.Dr. Veysel EROĞLU , 08 Mayıs 2007 tarihine kadar bu vazifeyi yürütmüştür. 2003 yılında yapılan çalışmalarla kısa sürede DSİ toparlanmış, 2004 yılında 3,3 milyar YTL’lik tasarruf sağlayarak Kamu Kaynaklarını En Etkin Kullanan Kurum ödülü alınmış ve büyük projelere imza atılmıştır.

2003 – 2007 YILLARI ARASINDA MİLLETİMİZİN HİZMETİNE SUNULAN

366 TESİSİN
111 adedi Baraj ve gölet,
81 adedi Sulama,
20 şehre İçme, Kullanma ve Sanayi Suyu Temini,
6 sı Hidrolektrik Santral Tesisi,
148 adedi Taşkın Koruma ve çevre koruma yatırımıdır.
Bu tesisler ile yılda 3.14 Milyar kilowatt-saat enerji üretimi sağlanmış,
656 344 hektar yani 6 563 440 dekar arazi sulu ziraata kavuşturulmuş,
5 il, 42 ilçe ve 864 yerleşim birimi taşkınlardan korunmuştur
10 Milyon vatandaşımızın su ihtiyacı karşılanmıştır.

08 Mayıs 2007 tarihinde mensubu olduğu İTÜ İnşaat Fakültesi öğretim üyeliğinden ve DSİ Genel Müdürlüğünden milletvekili seçimlerine katılmak gayesiyle ayrılmıştır.
DSİ deki 4.5 yıllık hizmet esnasında
366 tesisi Aziz Milletimizin hizmetine sunmuştur.
İSKİ deki Genel Müdürlüğü esnasında açtığı 600 tesisle birlikte 13 yıllık üst yöneticiliği zarfında toplam 966 tesisi ülkemize kazandırmıştır.

İSKİ VE PROJELERİ

Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 5 Mayıs 1994 tarihinde İSKİ’de Genel Müdür olarak göreve başlamıştır. 1994 yılında, su sıkıntısının had safhalarda olduğu, önemli çevre problemlerinin bulunduğu İstanbul’da su meselesini tamamen halletmiş, 600 den büyük dev tesisi hizmete açmış İstanbul’un su meselesini tarihe gömmüş ve çevre problemlerinin çözümünde büyük hamleler atılmasına vesile olmuştur. Döneminde Haliç yeniden canlandırılmış ve Haliç, Dünya Metropolis Birliğinin 2002 Metropolis birincilik ödülünü almıştır.

Netice itibariyle, Prof. Dr. Veysel EROĞLU,

Su temini ile alakalı;
•8 adet baraj ve regülatör yaptırarak içmesuyu kapasitesini 590 milyon m3/yıl’dan 920 milyon m3/yıl’a çıkarmıştır,
•1.078.000 m3/gün olan içmesuyu arıtma kapasitesini 2 480 000 m3/gün artırarak, 3.558.000 m3/gün’e çıkarmıştır,
•İsale hatlarının uzunluğunu 3 kat artırarak 227 km’den 683 km’ye çıkarmıştır,
•Su haznelerinin 163.000 m3 olan kapasitesini 534.500 m3 artırarak, 717 500 m3’e çıkarmıştır,
•Terfi merkezinin 59.000 kW olan kurulu gücünü, 209.229 kW artırarak 268.221 kW’ye çıkarmıştır,
•İçmesuyu şebeke uzunluğunu 5.957 km’den, 5.828 km ilaveyle, 11.785 km’ye ulaştırmıştır,
•Atıksuların toplanması ve arıtılması ile alakalı;
•9 adet atıksu arıtma tesisi,
•22 adet atıksu terfi merkezi,
•27 km atıksu tüneli,
•190 km. kollektör,
•120 km. atıksu ana toplayıcısı,
•8,9 km. deniz deşarjı,
•12,8 km. deşarj kara boru hattı,
•1.500 km. atıksu şebekesi,
•9.115 m. dere ıslahı

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: