Blog Arşivleri

Hakan KAYA 28 \ 01 \ 2010 Tarihli www.gundem16.com Köşe Yazısı

Biraz geç kalmadık mı ?

Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) işbirliğiyle hazırlanan ‘Bursa’yla Gurur Duyuyorum’ projesi geçtiğimiz günlerde Tayyare Kültür Merkezinde düzenlenen toplantıyla kamu oyuna tanıtıldı.Hedef  kitle olarak gençler ve yetişkinlerin seçildiği projenin amacı Kentlilik bilinci ve Bursa sevgisi

Haftalar öncesinden  ana arterlerde ve istasyon duraklarında reklam panolarında bulunan afişlerde Türkiye’nin “ilk organize sanayi bölgesi”,Osmanlı’nın “ilk başkenti”,Anadolu’daki “ilk tiyatro binası, ülkemizde üretilen “ilk çamaşır makinesi” gibi geçmişten bugünlere gelene kadar Bursa’nın ilkleri olarak bu önemli olguları ve topluma kazanımları vatandaşlar ile buluşmuş oldu.Ayrıca tanıtım açısından bu uygulamanın ne kadar başarılı ve amacına ulaştığı da bir gerçek.

Ne yazık ki böyle anlamlı bir projenin ve birlikteliğin çok geç kaldığının da altını çizmek lazım.Bizleri tanıyan bilir her platformda Bursa’nın değerlerinin ve hak ettiklerinin savunucusu olduk ve olmayada devam edeceğiz.Bursa’nın kaybettiği konuların en başında kent ve kentliler nazarında önemli projelerin kent dinamiklerinin birliktelik konusunda zaafiyetleri sonucunda kaçmış yada ertelenmiş olmasıdır.Bunları saymaya gerek yok takip edenler bilecektir bu sütunlardan ”Bursa ve Kent Lobiciliği” ,”İkinci Üniversite Bursa Teknik Üniversitesi olmalı yazılarımızda bir hayli değindik.Sizlerle paylaştığım bu konuda böyle bir güzel ve anlamlı proje için Biraz geç kalmadık mı ? başlığını enteresan ve sert bir başlık olarak kimse görmesin takip ettiğim kadarı ile ‘Bursa’yla Gurur Duyuyorum’ projesi yeteri kadar övgüyü aldı ve sonuna kadarda hak ediyor.Bizimkisi eleştiri değil eski hatalardan ders çıkarılması konusunda bir hatırlatma.Niyetimiz üzüm yemek.Yoksa daha çok bekleriz 2.3.üniversiteleri yada hızlı trenleri

Projenin kazanımlarının çok olacağı özellikle Bursa’nın tanıtımı açısından turizm konusunda katkı getireceği kanaatindeyim.Bursa marka kent olma yolunda en önemli adımlarından birini atmıştır.Kentin endüstriyel ve sanayi gelişimlerine paralel aldığı göç, metropol kentlerin karşılaştığı aidiyet zayıflığı bir de bunlara zamanın getirdiği yaşamsal sıkıntılar eklenince alt yapısı ve zenginlikleri ne kadar çok iyi durumda olursa olsun o kentin tanıtımı ve birlikteliği hep zarar görmüş ve lobisi zayıflamıştır. Tam bu noktada Bursa Büyükşehir Belediyesi ve BTSO öncülüğünde başlatılan bu güzel hadisenin devam etmesi için en büyük görev hemşehri derneklerine,ilçelerimize,Bursa ile ilgili tüm dernek ve platformlara düşmektedir.Büyükşehir Belediyemizin ve BTSO’nun açtığı bu yolda devam edip ellerinden gelen tüm gayretleri ile katkı koymalıdırlar.

Bursa’da doğan,doyan ve ya eğitimi,görevi gereği burada bulunmuş herkesin ne kadar şanslı olduğu su götürmez bir gerçektir.Bu şans çerçevesinde herkesin Bursa ile gurur duyması gerekmekte olup aksi bir düşüncenin tek kelime ile nankörlük olacağı unutulmamalıdır.

İMO BURSA ŞUBESİNDEN DEMOKRASİ DERSİ

İnşaat Mühendisleri Odası her daim akademik odalar içerisinde hem üyesi hemde gücü bakımından lokomotif oda özelliği ile hep ön planda olmuştur.Mensubu bulunmaktan her zaman gurur duyduğum meslek örgütüm İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi 11. Olağan Genel Kurulu geçtiğimiz günlerde gerçekleşmiş olup 2 adaylı bu yarışta her iki aday gerek Necati ŞAHİN gerekse de Mehmet ATMACA başarılı bir seçim dönemi geçirerek hem demokratik açıdan çok seslilik hem de süreç yönetiminde göstermiş oldukları nezaket çerçevesindeki rekabet tüm odalara örnek olacak şeklinde olmuştur.Özellikle diğer odalardan sıkça duyduğumuz üyeler ile ilgili iletişim bilgilerinin devlet sırrı gibi diğer adaylardan saklanması gibi bir üzücü hadisede vuku bulmamıştır.

İMO Bursa Şubesinin 2010-2012 dönemi için gerçekleştirilen 11. Olağan Genel Kurulu ve seçimleri sonucunda tekrar başkanlığa seçilen Necati ŞAHİN’e yeni döneminde başarılar dileyerek yeni dönemin medeniyetler inşaa eden tüm meslektaşlarımıza ve camiamıza hayırlı olmasını temenni ederim…

Hakan KAYA – İnşaat Mühendisi

insmuhhakankaya@gmail.com

http://www.hakankaya.wordpress.com

http://www.gundem16.com

YAZIYA AİT LİNK  –  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

30\12\2009 Tarihli Hakan Kaya’nın www.gundem16.com Köşe Yazısı

Devletin Milleti mi ? Milletin Devleti mi ?

Bugünlerde Ankara da mevsim normallerinin dışında soğuk rüzgarların estiği herkesce malum.Tabi ki rüzgar Ankara dan eserse tüm yurdu etkisi altınada alır.Ülke gündeminin birinci sırasına oturan hadise Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ikamet ettiği Ankara Çukurambarda Özel Harp dairesinde görevli yüksek rütbeli iki subayımızda evinin krokisinin bulunması ile patlak veren karma karışık bir skandal ile başladı. Hala neyin ne olduğu belli değil…
Gelinen son nokta içler acısı devletin savcısı ve polisi yine devletin kışlasında Genelkurmay ‘a bağlı Özel Harekat Komutanlığı içindeki Seferberlik Tetkik Kurulu’nda günlerce süren aramalar.Bir vatandaş olarak en çok üzüldüğümüz konu ise tüm bu kurumların Edirne’den Hakkari’ye Kars’tan Antalya’ya kadar tüm sınırlarımızda milletinin can ve mal güvenliğini sağlamak ile görevli bu işten maaş alan görevi sadece ülke güvenliği ve suçlularla mücadele olan bu kurumlarımızın ister ordu ister emniyet hiç farketmez karşı karşıya gelmesidir.Bu olay ne yazık ki bizleri dışarıdan takip eden milletin birlik beraberliğini bozmayı hedef edinmiş ülkemiz üzerinde kirli emelleri olan dış ve iç mihrakları sevindirdiği gibi milletimizi derin bir teessürle birlikte aynı zamanda güvensizlik bunalımına sokmuştur.
Değerli okuyucular aşağıdaki sorulara cevaplamayı sizlere bırakarak yazımıza devam edelim.
Soru 1 – İsmi 3 kere değişen Özel Harp dairesi 1959 yılında hangi amaçla hangi ülkenin yardımı yada direktifi ile neden kuruldu?
Soru 2 – Son zamanlarda artan bu dinleme faaliyetlerinde dinlemeyi yapan kurum yada kuruluşlar devletin savcılarından izin aldı mı?
Soru 3 – 1 Mayıs Taksim Olayları,Uğur Mumcu,Eşref Bitlis cinayetleri,eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ve Muhsin Yazıcıoğlu’na suikast girişimi gibi milleti üzen kaos yaratan hadiselerin istihbaratı neden alınamadı, bu olaylar neden engellenemedi ve görevini kimler yapmadı?
Soru 4 – 28 Şubat sürecinde ki meşhur Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz,Fadime Şahin,sahte hoca Ali Kalkancı,Emire Ersoy şimdi neredeler ve ne durumdalar bu figüranlar ile 28 Şubat darbesine kimler zemin hazırladı?
Soru 5 – Geçtiğimiz sene bütün gündemi teşkil eden devlet içindeki çetelere yönelik operasyona Milletimiz ile özdeşleşen destanlarımızdan Ergenekon adını kimler hangi maksatla neden bu adı verdi?
Soru 6 – Neden 2 yüksek rütbeli subay Başbakan Yardımcısı’nın evin gösteren kroki ile günün bir saati o mekanda nasıl yakalanır,Genelkurmay’ın açıklamasınca ordu içerisinden bilgi sızdıran bir askeri takip amaçla görevlendirlimesine rağmen o asker nasıl bi asker ki takip eden neden binbaşı rütbesinde yüksek rütbeli subaylar görevli?
Soru 7 – Ankara Çukurambar da meydana gelen hadise ordu içerisinde ordumuza sabotaj mı? yada hiç akla getirmek ve inanmak istemediğim ordumuzda varolabilecek derin yapılanmanın mesajı mı,böyle bir operasyonda emniyet mi başarılı yoksa iki yüksek rütbeli subay kendini yakalatacak ve de operasyon esnasında elindeki kağıt parçasını etkisiz hale getirilene kadar yok edemeyecek kadar başarısız ve beceriksiz mi?
Değerli okuyucular kiminiz bu soruların gerçek cevaplarını buldunuz kiminizin ise kafası çok karıştı.Ama bu yakın tarihimizde oluşan olayların üzücü ve gerçek olanı ulusal güvenlik,adaleti sağlama,suçlularla mücadele gibi konularda yaşadığımız olaylarda görevli kurumlar olan emniyet birimlerimiz ordumuz ve bağımsız yargımız akla gelmedik bir karmaşa ve kavganın eşiğindeler.Son zamanlarda yaşanılan olaylar istihbarat birimlerimizin koordinasyon eksikliği,uygulama,yönetmelik gibi konularda farklılıklardan dolayı sıkıntılar oluşmakta olduğu açıktır. MİT,Emniyet İstihbarat,Genelkurmay istihbarat,Kara,Deniz,Hava ve Jandarma Komutanlıklarına bağlı tüm istihbarat kurumlarımızın iç ve dış istihbarat olarak iki ye ayrılıp sayıları azaltılıp yetkileri artırılan iki adet müsteşarlık düzeyinde direk devlet başkanına bağlı olduğu bir yapılanmaya gidilmesi belki daha uygun bir yöntem olarak seçilebilir ve bunun anayasal,hukuksal alt yapısı hazırlanarak bu tarz bir uygulama faaliyete geçirilebilir.
Burda en büyük görev anayasamız gereği başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Başbakanımız ve Genelkurmay Başkanımıza büyük görev düşmekte bir an evvel birlikte hareket edip millet üzerinde oluşmaya başlayan kurumlarına karşı güvensizliği kaldırmaya yönelik söylem ve hareketlerde bulunmalıdırlar.Artık devlet kurumlarımızda özgür demokrasiye ve halkın iradesine rağmen milletin değerlerini hiçe sayan hareket ve bu eylemlerin odak noktasında bulunan kişi yada kişleri deşifre etmenin ve ayıklamanın zamanı gelmiştir.Bence bu yaşanan talihsiz ve üzücü olaylara en çok sevinen ordu mensuplarımız olmalıdır.Bu ortamda belki en çok yıpranan ordumuz oldu.Kanaatimce tarihe şerefli zaferler ile geçmiş imkansızları başarmış Peygamber Ocağı ordumuz bu süreçten başarı ile çıkıp eğer var ise kendi içerisindeki yanlışlıkları düzeltip değerli komutanlarımız ile savaşta ve barışta görevini en iyi yapan ülke güvenliği için Güçlü Türkiye için güçlü bir ordu olmaya devam edecektir.
2010 yılının tüm dünyada barış ve huzur getirmesi dileğiyle…

www.hakankaya.wordpress.com

insmuhhakankaya@gmail.com

Yazıya ait Link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

24\12\2009 Tarihli Hakan Kaya’nın www.gundem16.com Köşe Yazısı

Sarıkamış; vatan için kar ve soğuğun derinliklerinde yitirilen kahramanların destanı…

Millet olarak tarihimiz süresince şanlı zaferlerimiz bulunduğu gibi acı hatıralarımızda mevcuttur.Bunların başında Sarıkamış Destanı olarak tanımladığımız felaket gelmektedir.Sarıkamış harekatında, harp tarihinde örneği görülmemiş bir emre itaat olgusu yaşanmıştır.Tam 95 yıl önce, 22 Aralık 1914 günü başlayan Sarıkamış Kuşatma Harekatı tamamlandığında koca bir ordunun neredeyse tamamı yok oldu.
Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914), Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ve Rus Hanedanlığı arasında Sarıkamış’da gerçekleşmiş, sonucu Osmanlı Devleti tarafı için bir başarısızlık ile sonuçlanan bir askerî manevradır.
1877-1878’deki 93 Harbi Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile neticelenince Batum savaş tazminatı olarak Rusya’ya verilmiş,Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya’ya terkedilmişti. 1914 yılında döneminin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, evvelce kaybedilen bu vatan topraklarını geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde Sarıkamış Harekatı planlarını kurmaylarına sundu.Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.
Genelkurmay ve Tarih Kurumumuzun arşivlerinden aldığımız bilgiler ışığında bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.Cephede malzeme ve iaşe çok noksandı. Mesela mevcut 6 yıllık iaşesi için 88.000 ton buğday, çavdar ve arpa ihtiyacı olmasına karşın, Ordu ambarında 1.250 ton hububat vardı. kışa girilmiş olduğu için erzakın gereği gibi taşınması, dağıtılması bir hayli güçtü. Bu güçlükte Rusların Karadeniz’deki donanma üstünlüğünün de payı vardı. Ruslar Zonguldak’ı bombalamak için 10 gemiyle denize açıldıklarında, doğuya erzak götürmekle görevli en büyük üç erzak gemisi Bahriahmer, Bezmialem ve Mithatpaşa gemilerine rast gelmiş ve onları da batırmışlardır. Bunun yanında 4.000 tonluk Derne gemisinin yine Ruslar tarafından batırılması da askerin erzaksız kalmasındaki bir diğer önemli etkendir.Bir iddiaya göre de erzağın az olması ve salgın hastalık olması Enver paşanın hemen bir harekata girişmesine sebep olmuştur.Maalesef sonucu tarihin en acı destanlarından biri olarak geçecek olan bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.
Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.
Ne yazık ki çoğu konuda olduğu üzere bu acı olayda dahi sonucu bir kenara bırakıp Enver Paşa ile ilgili anlamsız polemiklere girmek hiç bir şey kazandırmayacağı çok açıktır.Fakat hangi sebeple olursa olsun kendi ordunuz muharebe edecek durumda değil ken ve mevsim şartlarına uygun donanıma sahip olmadan taarruz etmenin ne kadar yanlış bir strateji ürünü olduğunu anlayabilmek çokta zor olmamalı.Üstelik hem aşırı soğuk hem de coğrafi koşulların zorluğu ile birlikte mevcut ordumuzun silah-techizat bakımından çok eksik olup karşı tarafın bunun aksine daha donanımlı ve güçlü bir orduya sahip olduğu ortam da taarruz etmenin ne kadar anlamlı ve gerçekçi olduğu kanımca tartışmaya bile açık değildir.Kesinlikle taarruz ile savunma muharebelerini birbirine karıştırmamak lazım buradaki eleştirideki önemli ayrıntıda budur.
Tüm milletler tarihlerinde bulunan zafer ve acı hatıralarından dersler çıkarmalıdır.Bundan sonra bizlere düşen şanlı tarihimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmek ve paylaşmaktır. Allahüekber Dağlarında Vatanı, bayrağı ve Türk milleti için, Hayatlarını göz kırpmadan feda ederek karın beyazlığında kaybolan adsız kahramanlarımızı 95.yılında saygıyla anıyoruz.

www.hakankaya.wordpress.com

Yazıya Ait Link :  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58&makale=708

www.gundem16.com 03 ARALIK 2009 TARİHLİ HAKAN KAYA KÖŞE YAZISI

ŞUBAT SOĞUKLARINDA ÜŞÜMEYE VE ÜZÜLMEYE DEVAM…

Tarih sürecinde tüm ulusların zaferleri,felaketleri,devrimleri gibi çeşitli hadiseleri bulunur.Bu olayların kayda değer olanlarının hepsi ülke tarihi olarak belleklerde ve yazılı kayıtlarda kalır.28 Şubat ve bu sürecin meyveleri milletin egemenliğine,insan haklarına,eğitimde eşitlik ilkesine,ülke ekonomisine verdiği zarar ve kayıplar ile yıllarca unutulmayacak olup tarihin tozlu sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti adına kara bir leke olarak kalacaktır. Geçen hafta Danıştay 8. Dairesinin bayram arefesinde aldığı karar üzerine millet üzerinde büyük teessüre ve güven kaybına yol açmıştır.Bu hadisede 28 Şubat’ın sancılarından biri olarak milletimize armağan olarak kalmıştır .
Danıştay 8. Dairesi İstanbul Barosu’nun başvurusu üzerine incelemesini tamamlayıp YÖK’ün katsayı kararının yürütmesini durdurması kararını alması ile daha çok meslek ve imam hatip liseli başta olmak üzere onbinlerce aileye bayramı zehir etmişlerdir.Esas üzüntü kaynağımız yine milletin içinden çıkmış olan Danıştay üyelerinin kararları ile yine aynı milletin içinden çıkan vatan evlatlarının eğitim hakları açısından son derece adaletsiz bir karar alınmasıdır.
Katsayı adaletsizliği konusunda YÖK’ün tamda yanlıştan dönüp eğitimde eşitlik ilkesi ile aldığı karar sonucunda adalet tecelli etti derken anlamsızca bir başvuru üzerine yürütmeyi durdurma kararı çıktı.Burada o kadar üzücü bir durum var ki buda karar Arefe günü açıklanıp itiraz gerekçesi için ilgili kuruma 7 gün süre tanınıyor.Zaten Bayram tatili 4 gün süreceği apaçık ortada iken burada ki maksadı anlamak için sanırım arif olmak gerekmez.
Yıllardır kamuoyunun vicdanını yaralayan katsayı uygulamasını düzelten YÖK kararına karşı, Danıştay tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı onbinlerce öğrenciyi yine mağdur edecektir. Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olan katsayı uygulamasında ısrar etmek kimse kusura bakmasın hukuki değil, ancak ve ancak ideolojiktir. Ülkemiz hukuk sistemine yakışmayan bir olayda Danıştay Kararlarının aynı konuda farklılık göstermesidir. Danıştay`ın 10 Ağustos 2009`da katsayıyla ilgili bir dava için ” Katsayı belirleme ve sınav sistemini değiştirme yetkisi YÖK`tedir. ” kararı verdiği belirlenmiş olup ancak aynı daire, bu kararının üstünden sadece 3 ay geçtikten sonra, yine katsayıyla ilgili tamamen zıt yönde karar vererek, meslek liseleriyle normal liseleri eşitleyen katsayı konusunda açılan dava için yürütmeyi durdurma kararı almıştır. Kesin olan Danıştay`ın birbirine zıt iki ayrı kararı ile aynı mahkemenin çelişkiye düştüğüdür.Hukukta çelişki ve karmaşaya yer yoktur.

Danıştay yürütmeyi durdurması ile ilgili hukuk cinayeti işleyerek insan hakları ihlali yapmış olup aynı zamanda anayasamızda ki eşitlik ilkesine tamamı ile ters bir karar vermiştir.Danıştay’ın almış olduğu katsayı ile ilgili kararın milletin iradesini hiçe sayan, onları esaret ve cehalet kafeslerine koymak isteyen darbeci ve despot zihniyetin ekmeğine yağ sürmüştür.Bakalım bundan sonra ” Meslek Lisesi Memleket Meselesi ” nasıl diyecekler.Daha düne kadar meslek liselerinde bir çok bölümde kontenjanların dolmadığından şikayet ediliyordu.
Öyle ki sanayimizde ara eleman sıkıntısı o kadar fazla sayıda olması buna çözüm olarakta meslek liselerinin daha cazip hale getirilmesi gerekirken Danıştay Mahkemesine yapılan başvuru,farklı zamanlarda alınan birbiri ile çelişen kararlar ile 28 Şubat ürünü zihniyetin her zaman ki gibi ülke ekonomisi,kalkınması gibi millet huzuru ve refahı gibi işin sosyal boyutunla yakından uzaktan ilgisinin olmadığı bir kez daha göstermiştir.28 Şubat postmodern darbesinden tam 12 yıl geçti.Fakat ülkemiz ve milletimiz nezdinde yaralarımız sarılmamış olmasına rağmen hala inatla bir grubun iktidar savaşına yeniden şahit oluyoruz.
Şu meşhur deyimleriniz olan ” yargı kararları hakkında kimse ideolojik diyemez ” veya ” hukuk herkese lazımdır.” gibi nakaratlar artık halk nezdinde nazarı itibar görmemekte verilen kararlar çok kısa süreç geçmesine rağmen çelişki göstermektedir.İnanın tüm bu çabalar malum olanın ilanından başka bir şey değildir.Bırakın artık bu masalları.Ülkemiz üzerinde kirli planları olan kökü dışarıda grup ve oluşumların etkisinden çıkın .Bu ülke ve milleti o şubat soğuklarında üşütmeyin ve üzmeyin.Buna hiç mi hiç hakkınız yok.Milletimiz,Cumhuriyet kavramına ve kazanımlarına en az sizler kadar sahiplenmiş ve benimsemiştir.Bundan hiç şüpheniz olmasın.

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

Yazıya ait Link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.gundem16.com –    www.hakankaya.wordpress.com

Hakan KAYA www.gundem16.com 25 Kasım 2009 Tarihli Köşe Yazısı

EN ÖNEMLİ SORUN İŞSİZLİK

Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel ekonomik krizin ülkemizi teğet geçmediği acı bir gerçek. Konu ile ilgili uzman çevreler içinde bulunduğumuz 2009 yılı ve 2010 yılının tamamına yakın bu kriz ortamının devam edeceğini belirtiyorlar.

Küresel kriz ortamının en acı bilançosunda tüm toplumlar için geçerli olan işsizlik olgusu en başta gelmektedir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), dünya ekonomisinin yıllık görünümüyle ilgili son raporunda, üyelerinden 30’unda işsizliğin muhtemelen artacağı uyarısında bulundu. İnsanın yazası gelmiyor ama bu ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor OECD’nin tahminine göre Türkiye’de işsizlik oranı yıl sonunda yüzde 10,7’den yüzde 14,6’ya çıkacak ve 2010’da da yüzde 15,2’ye yükselecek Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, birçok üye ülkenin ekonomisinin bu yıl büyümeye başladığını ancak bu sürecin sancılı olacağını vurguluyor. Örgüt tüketicilerin, iş adamlarının ve hükümetlerin borçlarını azaltmaya çalıştıklarına, o nedenle genelde yüksek büyüme oranlarının görülemeyeceğine dikkat çekiyor.

Hani şu teşvik amaçlı bir reklam var simit alırsan simitçi kazanır simitçi kazanırsa fırın kazanır sakız alırsan bakkal kazanır bakkal kazanırsa fabrikadaki işçi kazanır. Yok öyle gel bir de bunu aylardır işsiz olan sabahları eşine ve çocuklarına işe gittiğini söyleyerek bütün günü iş arayarak geçiren akşam eve işsiz bir şekilde dönen işsize anlatın. Evlendikten bir süre sonra kriz bahanesi ile işten çıkartılıp borçları ile baş başa kalan ve anne babasının yardımları ile geçinmeye çalışanlara ise hiç anlatamazsınız.

Bir de bunlara ilköğretimden bu yana yüzlerce sınav vermiş ÖSS’ler, Final sınavları sonucunda fakültesinden mezun olmuş ama günde en az 4-5 yere CV bırakan haber bekleyen diplomalı işsizlerde eklenince en acı tablolardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm beklenti ÖTV ve KDV indirimlerinin uzatılması ve yeni istihdam paketi ile çare bulunması fakat görünen bu uygulamalarında yeterli olmayacağı.
Zaten bu gibi kriz ortamlarını da bahane eden işverenlerce işten çıkarmalar artan işsizliği perçinlemektedir.

İnsanlar mutsuz, çarşıda pazarda alış veriş yok, kredi kartları ile minimum ödemeler ile geçirilen aylar daha nereye kadar gider bilmem.

Tek bildiğim bir an evvel istihdamı artıracak önlemlerin alınması. Bazı çevrelerce şu meşhur deyimlerimiz var ya irtica tehlikesi gibi açılım gibi…

İşsizlik sonucunda ihtiyaçların karşılanamaması ile aile yapısına olumsuz zararları, suç oranlarının artması kısaca toplumun huzur ve mutluluğunun sekteye uğramasına yol açar.

Geçin bunları ülkemizin öncelikli sorunu ne irtica tehlikesi ne de gereksiz açılım süreçleri EN ÖNEMLİ SORUN İŞSİZLİK…

ACI KAYBIMIZ ÖMER LÜTFİ METE …

Geçtiğimiz hafta Milletimizin yetiştirdiği müstesna bir ilim ve irfan adamı gazeteci-yazar Ömer Lütfi METE beyefendinin geçirdiği kalp krizi sonucu vefatını derin bir teessür ile öğrendik. Ebediyete uğurladığımız merhuma ALLAH (C.C.) ‘tan rahmet, ailesi ve sevdiklerine sabırlar temenni ederim.

MİLLETÇE BİRLİK VE BERABERLİK İÇERİSİNDE NİCE BAYRAMLARA …

Hakan KAYA

İnşaat Mühendisi

www.gundem16.com 25 \ 11 \ 2009

yazıya ait link ;  http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.hakankaya.wordpress.com

insmuhhakankaya@gmail.com

www.gundem16.com 23/10/2009 Köşe Yazısı

İkinci üniversite Bursa Teknik Üniversitesi olmalı58_2

Bursa ilinin çok daha önceden hak ettiği ikinci üniversite hadisesi epey zamandır dilimizden düşürmediğimiz konuların başında geliyor. Konu artık Bursa sınırlarını aştı. Ankara da ilgili ve yetkili makamlarda tartışılırken yavaş yavaş karar aşamasına da geliniyor.

Son zamanlarda Gemlik ilçesinin büyük bir çaba içerisinde olduğunu takip ediyoruz. Bursa’nın ikinci üniversitesine talip olduklarını açıkça belirtiyorlar. Öyle bir aşamaya gelindi ki siyasi arenada rakip olan CHP’li Belediye başkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi İlçe Teşkilatı tek bir ses olarak hareket ediyor. Hatta bölgelerini temsilen vekillerimizden Altan KARAPAŞAOĞLU , eski belediye başkanları değerli meslektaşım Nurettin AVCI ve de Mehmet TURGUT’un desteğini de aldıkları açık olarak gözüküyor.Anlayacağınız üzere Gemlik ilçesinin tüm kentsel dinamiklerini de arkasına alan bu oluşum son yıllarda eşine rastlanmayacak bir birlikteliğe dönüştü.Öyle ki Gemlik Üniversitesi Yaptırma Yaşatma ve Koruma Derneği olarak bu çalışmalarını sistemli ve örgütlü bir şekilde bu dernek çatısı altında gerçekleştirmektedirler.Kısacası Gemlik ilçesinde ikinci üniversite için konsensüs sağlanmış.

İlçede Uludağ Üniversitemize ait Denizcilik ve Hukuk Fakültesi ile birlikte yüksekokulun bulunması, Bursa şehir merkezine yakınlığı büyükşehir sınırları içerisinde olması, Yalova yolu ve liman ikinci üniversite için en büyük şansları gibi gözüküyor.

Buraya kadar her şey iyi güzel fakat sorun Gemlik kent dinamiklerinin oluşturduğu bu konsensüs ‘’nasıl olursa olsun ikinci üniversite Gemlik’te olsun’’ izlenimi vermeye başlamaları ülkemizde ODTÜ-İTÜ-YTÜ VE KTÜ olmak üzere sayıları 4 adet olan teknik üniversitesine eklenmesi düşünülen Bursa Teknik Üniversitesi söylemine karşı olan hatta kurulacak 5.Teknik Üniversiteyi kendi illerinde bölgelerinde kurulmasını bekleyen bölgeler olduğu unutulmamalıdır.

Önceki yazılarımdan birinde Bursa’nın, sanayi ve ticaret alanında ülkemiz adına üstlendiği rolle birlikte, ithalat-ihracat, istihdam, dış göç,Ar-Ge kriterleri açısından Teknik Üniversite ihtiyacının önem kazandığını, Uludağ Üniversitesi’nin çok büyüdüğünü, bu büyümeye paralel olarak ihtiyacı karşılamadığını sizlerle paylaşmıştık.Bu ihtiyaçlar ışığında Bursa Teknik Üniversitesi oluşumunda ne kadar geç kalındığı da ortada. Bursa’nın sanayisi-ekonomisi ile Türkiye’nin en önde gelen merkezlerinden biri olması Teknik Üniversite tezini kuvvetlendiriyor.

Bundan sonra sadece Gemlik değil tüm Bursa kent dinamikleri bu konunun gerçek manada takipçisi ve aynı zamanda destekçisi olmalıdır. Bursa Teknik Üniversitesi’nin oluşmasına engel olacak hiç bir neden bulunmamakta olup aksi yönde gerçekleşecek her türlü oluşum ihtiyaca cevap olmayacaktır. Üniversitelerin kurulduğu bölgelere kazanımlarını saymaya çalışmak sadece bir köşe yazısına yeteceği kanısında değilim bunu da takdirlerinize bırakıyorum.

logo

Bursa Teknik Üniversitesi kurulması ile ilgili bölgemizin iktidar ve muhalefet olmak üzere bütün vekillerin, akademik odaların, sivil toplum örgütlerinin Gemlik’te sağlanmış olan birlikteliği örnek almalarını , bu konuda istekli olan ve çabaları takdire şayan Gemlik bölgesindeki değerli dostlarımıza destek olmalarını bekliyoruz.
Son olarak Gemlikli hemşehrilerimizin ikinci üniversite taleplerini Gemlik’te kurulmak üzere BURSA TEKNİK ÜNİVERSİTESİ olarak dile getirmelerini, şu anda ülkemizde toplam sayıları 141 adet olan Üniversitelerden 142.si olması yerine 5.Teknik Üniversiteye ev sahipliği yapmasının daha iyi olacağı düşüncesindeyim.
Gemlik ilçemize üniversite kurulmalı bu üniversitede Bursa Teknik
Üniversitesi olmalı…

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

yazıya ait link : http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.gundem16.com

www.hakankaya.wordpress.com

insmuhhakankaya@gmail.com

Hakan KAYA – 09 EKİM 2009 Tarihli www.gundem16.com Köşe Yazısı

Türkiye – Ermenistan ilişkileri ve Zürih protokolü

58_2Son zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgesinde aktif rol kazanma çabaları ile başrol oyuncusu olma gayreti her vatandaş gibi bizi de memnun etmektedir… Öyle ki Davos’un meşhur moderatörü Washington Post yazarı David Ignatius, ABD yönetimini devralacak olan Barack Obama’nın, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun “domino teorisini dikkatle incelemesini istemişti.Ignatius, 21 Aralık 2008 tarihli yazısında, “Suriye ile İsrail arasındaki arabuluculuk gibi hassas diplomatik girişimleri” yönettiğini vurguladığı o zamanların Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı ve şimdiki Dışişleri Bakanımız Prof. Dr. Davutoğlu’nun, Ortadoğu’yla ilgili domino teorisi konusunda Obama yönetimine uyarılarda bulunmuştu.Bununla ilgili asırlarca bölge coğrafyasında yaşayan diğer uluslar ve küresel güçlerin ilk önce önemsemediğini fakat şu aralar dikkatlice takibe aldıklarını da söylemekte fayda görüyorum.

Ama tüm bunlar zemini kaygan ve en ufak yanlışın telafisinin mümkün olmadığı hassas meselelerdir. Bununla alakalı Devlet politikamız belirlenirken, devlet-millet-ulusal dış politika üçgeni esas alınarak en az 50 ila 100 yıllık periyotta her senesi ve hamlesi iyi incelenmiş etüt edilmiş bir süreç olarak gelişmelidir. Çünkü bu devletin köklerinden gelen sorumluluğu büyüktür hiçbir zamanda bu sorumluluktan kaçmamalıdır. Aksi takdirde tarihsel sorumluluğunu unuttuğunda yok oluş bataklıklarında çırpınmaya mahrum kalacaktır.
Başlangıçta takınılacak tavırlar çok önemli olup geçmiş hatalardan dersler çıkarılmalıdır. Kuzey Irak’ ta sözde Kürt Federe Devleti ile olan ilişkiler, Talabani-Barzani-A.B.D. üçgeni, Suriye – İran ilişkileri ile birlikte son günlerin gündemini teşkil eden Ermenistan ile diyalog süreci…
Devletimizin bölgede bu girişimlere kalkışması gayet doğaldır. Zaten bu hareketler bulunduğu jeostratejik konumu gereği kaçınılmazdır.
logo
Şimdi gündemde Ermenistan ile ilişkiler ve bunun sonucunda İsviçre Zürih Protokolü var. Diyalog ve sınır kapılarının açılması derken İsviçre de anlaşma imzalanmasına kadar gelindi. Değerli okurlar bu anlaşmadır. Altını çizerek söylüyorum anlaşma öyle diyaloga miyaloga benzemez .Devlet sözüdür ve her dönem geçerliliği vardır. Acaba çok mu hızlı hareket ediyoruz onu zaman gösterecek.Bizim şu an için gördüğümüz Ermenistan’ın gerek içte gerek dışta Ermeni Diaspora’sının lobisinin tepkisinden çekinerek kendi ülke politikalarından taviz vermediği en azından temkinli hareket ettiğidir.Devletimiz içinse bu anlaşma dan önce tüm yurttaşlarımızda fikir ve gönül birlikteliğini sağlayamadığıdır.Aynı durum yukarıda bahsettiğim gibi Ermenistan içinde geçerli. Ne yazık ki konsensüs her iki ülkede ki vatandaşlarda da sağlanamadı.

Konu Türkiye tarafından incelendiğinde biraz karışık belki alacağımız yok ama ödenecek borcumuzda yok o tehcir ve sözde soykırım iddialarını kabul etmemiz ile kendi kendimize ihanet edip intihar etmiş oluruz. Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan ile 2 Aralık 1920’de sınırını çizmiştir. Fakat Ermeniler, kendi anayasalarının on üçüncü maddesiyle yayılmacı politikalarını devlet politikası olduğunu açıkça göstermektedirler. Ermeni anayasasının söz konusu maddesinde Ermeni Cumhuriyeti armasında “Ararat” dedikleri Ağrı dağına sahip çıktıkları görülmektedir. Ağrı dağını Ermeniler’in ve Ermeni yandaşlarının Ermenistan sınırı içinde görmek istediklerini sağır sultan bile anlar.

Gelelim yıllardan beri kanayan yaramız olan terörün kaynağı PKK örgütünün içindeki Ermeni Lobisi ve desteği. Bu destek şu an itibari ile de devam etmektedir. Gerçi bu konuyu iyi analiz edenler bölgenin karışması için PKK – Ermeni ittifakının arkasında hangi güç olduğunu bulabilirler ama yine de bu Ermenistan için hafifletici sebep olamaz.
Birde Azerbaycan ile durumu var… Kişiler geçici kurumlar kalıcıdır. İktidarlar gelir gider ama Türkiye-Azerbaycan arsındaki bağ hiçbir zaman kopmaz neden kopmaz çünkü iki devlette hem aynı dine mensup olup hem de aynı millettir.Kısaca iki devlet tek millettir.Azerbaycan’ın Karabağ Davası bizim davamızdır.Hocalı Katliamı bizim Anadolu’da herhangi bir köye,kasabaya yapılan düşman katliamından farkı yoktur.Azerbaycan’ın acısı bizim acımız sevinci bizim sevincimizdir.

logo
Ermenistan ile tabi ki diyalog sürecine girilir. Bu diyalog sonucu mutabakatta sağlanır. Fakat yukarıda belirttiğim nedenlerden Ermenistan’dan alacağı olan Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Diyalog olur sonunda antlaşmada olur ancak antlaşma metninde Ararat (Ağrı Dağı) ve Doğu Anadolu toprakları ile ilgili yaptığı yanlışlardan,sözde soykırım iddialarından ,Karabağ işgalinden,PKK ya verdiği destekten vazgeçtiğini açık bir şekilde ifade edip hatalarını tekrarlamayacağı ile ilgili taahhütte bulunduğunda hem diyaloga girilir,hem sınırlar açılır hem de anlaşma imzalanabilir.Peki siz değerli okurlar, Ermenistan Devletinin Diaspora’dan vazgeçip tarihsel yanlışlarından geri dönebileceği ile ilgili ihtimal var mı ?
Bence YOK…

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

Yazıya ait link :
http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58

www.gundem16.com

www.hakankaya.wordpress.com

www.gundem16.com – KÖŞE YAZISI – 02 EKİM 2009

58_2BURSA VE KENT LOBİCİLİĞİ ÜZERİNE…

Lobi faaliyetleri elde etmek istediğiniz mesele ile ilgili kişi ve kuruluşları etkileyerek sonuca ulaşmanıza zemin hazırlayan hareketlerdir. Ülkemizde son zamanlarda lobiciliğin karşımıza çıktığı farklı bir alanı daha var. O da şehirlerin nüfuz oluşturarak yatırım alma ve kendisini ön plana çıkarma çalışmaları yani kent lobiciliği… Kent lobiciliği kavramını kendi şehir ve bölgeleri ile ilgili karar süreçlerini yönlendirme faaliyetleri olarak tanımlamamızda sakınca yoktur.

Şehir lobiciliği konusunda Bursa’nın ne kadar zayıf olduğu tüm çevrelerce bilinir. Bursa kentinin lobi faaliyetlerinde kuvvetli olduğunu iddia edenlere geçmiş süreçlere ve arşivlere bakmasını tavsiye ederim. Olaya dışarıdan tarafsız bakan dostların görüşleri önemlidir çünkü taraf değillerdir. Karşılaştığım sorulara bazen cevap vermekte dahi güçlük çekiyorum. Bu zorluk herkesin Bursa ve bölgesinin sahip olduğu sosyal-kültürel ve tarihi zenginliğin farkında olmalarından ileri geliyor. Bursa ile ilgili kaçan fırsat ve yatırımların çok basit nedenlerden şehre ulaşmadan diğer kentlerde bu yatırımların hayat bulması kadar doğal bir şey yoktur. Siz taşın altına elinizi koymaz birlik olamazsanız bu kentin önderi ve söz sahibi de değilsiniz demektir. Ne yazık ki ortada Bursa’nın proje ve yatırımları için lobi faaliyeti yaptığını zannedenlerin başarıları ortadadır. Kimse kusura bakmasın bu misyonu kazanabilmek için önce bölgesini bilecek daha sonrada kentlilik bilincine sahip olmaları gerekir. Burada kentin asıl sahiplerine olan bireylere de çok önemli görevler düşmekte.

logo

Ne yazık ki yıllar önce kurulması gereken ikinci devlet üniversitesi hala öğretime başlamış değil hala yer tartışmaları ve de ilçeler arası çekişmeler devam etmekte. Üniversitenin açılmadığı her geçen gün kentin zararınadır. İkinci üniversitenin özellikle teknik üniversite olması ile birlikte en gelişmiş sanayiye sahip Bursa’nın ar-ge-istihdam – proje geliştirme konularına aynı zamanda ekonomiye vereceği katkıyı kimse inkar edemez. Üniversite öğrencileri ve çevrelerinde gelişen üniversite ticaret – ekonomisi oluşmaktadır. Buna en iyi örnek olarak Eskişehir’i gösterebiliriz.Havaalanı rezaleti ise kaç yıldan beri gözler önünde. Bu şehrin ayıbı olarak Yenişehir de haftada kalkan 3-4 sayılı sefer haricinde bomboş beklemekte. Bu konunun kente kaybettirdiklerine gelince Turizm başta olmak üzere sanayi, ulaşım gibi konular. Kimse talep azlığı gibi konuyu bahane edemez Bursa gibi Balkan-Doğu Anadolu–Güney Doğu Anadolu-Karadeniz kökenli ve birçok dış memleketlerde gurbetçisi olan kente kimse talep az olduğunu öne süremez. Gaziantep-Trabzon-Urfa Havaalanları ile Yenişehir Havaalanını iç ve dış hat seferlerini karşılaştırırlarsa bu arada ki farkı çok iyi görebilirler. Zaten Çevre yolundan gittiğiniz de havaalanı tabelasını dahi göremezsiniz.

Kentlerin tanıtımında marka değerleri önemlidir. Uluslararası alanda spor en önemli tanıtım araçlarından biridir. Maalesef spor ve kent anlamında en önemli markamız Bursaspor’un nasıl alt kümeye düşürüldüğüne şahit olduk. Stadyum meselesi de geç kalınmadan bir an inşaatına başlanılmalıdır.

Kent lobiciliğinin başarısı için kurumsallaşması gerekmektedir. Kurumsallaşmanın en önemli bölümünü birey oluşturmaktadır. Özellikle kişilerin bölgelerine sahip çıktığı şehirlerde bu kültürün daha hızlı geliştiği görülmektedir. Şehrin yerel yöneticileri, siyasetçileri, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, iş dünyası, medyası, üniversitesi ve bürokrasi de bu faaliyetlerin önemini kavramalı ve içinde yer almalıdır. Şehir lobiciliği o bölgeye ait ve ikamet eden toplulukların en önemli ortak paydalarından birisidir. Bursa da kaybettiğimiz fabrika,ve benzeri yatırımları,kazanımları kent lobiciliği anlamında kayıptan daha çok kazanıma dönüştürmek için yukarıda belirttiğim birliktelik sağlanmalıdır.

Hakan KAYA – İnşaat Mühendisi

yazıya ait link :

http://www.gundem16.com/yazar_detay.php?kimlik=58&makale=605

www.gundem16.com –   www.hakankaya.wordpress.com

İNTERNET GAZETECİLİĞİ – www.gundem16.com KÖŞE YAZISI – 01 EKİM 2009

58_2 İNTERNET GAZETECİLİĞİ             ( www.gundem16.com – 1 EKİM 2009 )

Geçen yüzyılın sonlarına doğru tanıştığımız internet hızla gelişerek hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından biri oldu.İnsanlığın bilgiye,öğrenmeye olan ihtiyacının sonsuzluğu düşünülürse bu ilişkinin daha da derinleşeceği hele birde sesli-görüntülü iletişim imkan kabiliyeti,sosyal paylaşım avantajları açısından en önemli kitle iletişim aracı olduğu su götürmez bir gerçektir.

İnternet gazeteciliği de bu örülü bağın en önemli kazanımlarındandır.İnternet gazeteciliğinin gelişimi sonucu geleneksel gazetecilik kavramı ile çatışmada başlamıştır. İnternetin giderek yaygınlaşması, iletişim ve haber alma kültürünü de etkilemektedir.Konuya geleneksel gazetecilik tarafından bakanların en büyük sıkıntısı internet gazeteciliği ile birlikte özellikle emek-iş gücü azalması,reklam gelirlerindeki azalma,tiraj düşmesi ve işten çıkarma gibi mağduriyetlerin oluşması en büyük sıkıntıları olduğu belirtilmektedir.Bu sıkıntıların bir çoğuna katılmamak elde değil fakat ,gelişen teknolojilerle gelen kolaylık ve kabiliyetlerin kullanılmaması gibi bir durum söz konusu olamaz.Zaten gerek yazılı gerek görsel medya kendi kulvarlarında faaliyetlerine devam ederken internet gazeteciliğine de el atmışlardır. Klasik okur ile gazete sayfası arasındaki fiziksel temas, klasik gazete okumanın bir yaşam biçimi, bir kültür olması açısından kitlesi itibari ile hiç bir zaman klasik gazetecilik anlayışının bitmeyeceği açıktır.

logo
İnternet kullanıcıları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her ne kadar en pahalı internet hizmeti olmasına rağmen baş döndürücü bir şekilde artmaya devam ediyor. Ülkemizde en son yaklaşık olarak her dört evden birinde internet hizmetinin bulunması bununla beraber yazıya konu internet gazeteciliğin ne kadar etkin bir iletişim olduğu nasıl bir talebe arz oluşturduğunu göstermektedir.Ben ülkemizde her 4 evden birine gazete girebileceğini düşünmüyorum.Hatta bir zamanlar meşhur ansiklopedi,porselen,TV kampanyalarını bile gerçekleştirseler o milyon tirajlara artık çok uzaklar.
Hızla gelişen internet gazeteciliğinde ne yazık ki şu an için yasal durum çok üzücü.Günümüz itibari ile İnternet Gazeteciliğini tanımlayan, hak ve sorumluluklarını belirleyen bir özel yasa yok. Sonuçta telif hakkı, sansür, ilan ve reklam gibi konularda hukuksal açılımlarının yapılması icra ettikleri görevleri gazetecilik olmasına rağmen gazetecilik iş kolu olarak tanımlanılmaması vakit geçirilmeden çözüm bekleyen sorunların başında gelmektedir. Tabi güzel gelişmelerde yok değil özel bir yasası olmamasına rağmen ülkemizde ön lisans olarak internet gazeteciliği ve yayıncılığı bölümü bulunmaktadır. Sayıları şimdilik az da olsa bu bölümlerin beklenenden fazla ilgiyi görmesi internet gazeteciliğinin kurumsal ve hukuksal yapılanmalarıyla birlikte tanım kazanması için olumlu bir etkisi olacağına işaret kabul edilebilir

Hakan KAYA – İnşaat Mühendisi

www.gundem16.com

www.hakankaya.wordpress.com

e-posta : insmuhhakankaya@gmail.com

AYASOFYA GERÇEĞİ- 07 TEMMUZ 2009 BURSA GÜNDEM GAZETESİ KÖŞE YAZISI

image60AYASOFYA GERÇEĞİ

Ayasofya Camisinin tekrar ibadete açılmasının ne kadar hassas bir konu olduğu tartışılmaz. Günümüz itibari ile 1934 senesinden beri ibadete kapalı tam 75 yıl geçmiştir. Ayasofya Camii Bakanlar kurulu kararıyla 1934 ‘te cami’likten çıkarılmıstır.Milletler için bazı olaylar vardır.Bu olaylar benzerleri çok olsa bile diğerlerine gore daha anlam taşımaktadır.
Anadolu’da ya da İstanbul ‘da herhangibir mahalle-köy camisini müze yapabilirsiniz.Üstelik sabah namazı cemaati olarak neredeyse 1-2 safı dolduramayan camilerimiz olduğu sürece.Fakat AYASOFYA Camisi ibadete kapatılmamalıdır.Ayasofya Fetih demektir.Konstantinopolisin İstanbul olmasının en anlamlı sembolüdür. 3 kıtaya yayılmış sadece ümmetin huzuru ve güveni için değil gayri müslim tebaalara ve devletlere en güçsüz zamanında uzak kıta bile olsa imkanlarını zorlayarak yardıma koşan bir cihan devletinin mirasıdır.Türkiye Cumhuriyeti bu cihan devletinin son temsilcisi değil mi ?
Duyarlı çevreler tarihsel süreç içerisinde konu hakkında çeşitli girişimlerde bulunmuş. Bu çalışmaların hepsi caminin tekrar ibadete açılması manasında menfi sonuçlanmıştır.Belki bu çalışmalar tam kamuoyu desteği alamamıştır.Maksat gerektiği gibi izah edilememiştir.Konu hakkında yapılan son girişim Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği, “Bakanlar Kurulu’nca alınacak bir karar ile Ayasofya Camisi’nin müzeye çevrilmesini ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nın kaldırılarak, ülke çıkarlarının gerektirmesi halinde müze vasfı korunarak söz konusu caminin ibadete açılmasına yönelik bir düzenleme yapılması” istemiyle Başbakanlığa başvurmuş, Başbakanlık bu isteme yanıt vermemişti. Dernek bunun üzerine, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali istemiyle 2008 yılında Danıştay’da dava açmıştı. Danıştay Onuncu Dairesi, Ayasofya Camisi’nin müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı oy birliğiyle reddetti Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Miras Listesinin de UNESCO’ya bağlı Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenerek bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları gösterdiği ifade edilen kararda, kültürel bir miras niteliği taşıyan İstanbul’un tarihi alanlarının da 6 Aralık 1985’te Dünya Miras Listesine dahil edildiği hatırlatıldı.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ‘in müjdesine nail olmuş fetihin komutanı Fatih Sultan Mehmet Han ‘ın Ayasofya Camii hakkında ki fermanı hatırlayalım…
” İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse,Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyyen laneti onun ve onların üzerlerine olsun; azapları hafiflemesin; haşr gününde yüzlerine bakılmasın.Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.
Allah’ın azabı onlaradır.Allah işitendir, bilendir.”
Ayasofya Camisinin müze olarak kalmasının ne UNESCO Dünya miras listesi ne de Avrupa Birliği müzakereleri ile izahati yapılabilir.Fatih Sultan Mehmet Han’ın ve fetih şehitlerinin 75 senedir sitemlerini…Bu durum karşısında Fatih Sultan Mehmet Han şu an yaşasa nasıl bakabilirdik yüzüne diyerek çok merak ediyorum.

http://www.hakankaya.wordpress.com
e-posta: insmuhhakankaya@gmail.com