Blog Arşivleri

Marmara Bld.Bir.Yurtdışı Teknik İnceleme Gezisi – BOSNA HERSEK

24 – 28 Haziran 2011 tarihleri arasında Marmara Belediyeler Birliği organizasyonu ile Bursa Büyükşehir,Mustafakemalpaşa Belediyesi başkanları yetkilileri ve merkez ilçe belediye başkanlarınında katıldığı BOSNA -HERSEK teknik inceleme-tanıtım ve temas programına katıldık.Geziye çok sayıda   Bursa  basınının  değerli kalemleri ve Tek Rumeli TV ekibide ilgi gösterdi.

Saraybosna – Yaşam Tüneli

Saraybosna  – Yaşam Tüneli ; 1992-95 yılları arasında Avrupa’nın ortasında 3,5 yıl kadar süren bir savaş vardı. Aşırı
Sırp milliyetçiliğinin yayılmacı politikasının dış kuvvetlerce körüklenmesiyle başlayan savaşta, Sırp güçleri Saraybosna’yı kuşatmıştı. Birleşmiş Milletler, insani yardım yapabilmesi için havaalanı bölgesinin kuşatma dışı tutulmasını istemişti. Ve bu alan dışında sürekli olarak bomba ve mermi yağmuru altında bir şehir vardı. Ama Boşnakların askeri malzeme
ve gıda temin edebilmeleri için bu alanı kullanmaları gerekiyordu ve bir sürü insan bu yolda ölmüştü. Bu nedenle havaalanı bölgesine giden bir tünel yapma fikri ortaya atıldı. Bir ailenin evinin bodrumundan ve havaalanı tarafından
karşılıklı kazmaya başladılar. 4 ay sonra yaklaşık 800 metrelik bir yaşam tüneli açmayı başardılar ve tünel sayesinde mermi altında kalmadan ihtiyaç malzemelerini ve yaralıları taşıdılar.Savaş sonrası günümüzde bu tünel, evin sahipleri tarafından müze haline getirilmiş. İşte biz bu müzeyi gördük. O zaman kullanılan malzemelerin sergilendiği,
fotoğrafların yer aldığı bir oda var. Ve tünelin yapımını anlatan bir video görüntüsü izleme şansı. Ve tabi anı defteri. Defterde birçok Türkçe yazı da gördük. Çeşitli dillerde (Türkçe de var) hazırlanmış tünelin öyküsünü anlatan
broşürler, posterler vb. de satıyorlar. Ama ticaret amaçlı görünmüyor bu hiç, daha çok bilgilendirme.. Birşey aldın mı,parasını verdin mi kimse ilgilenmiyor, onlar yaşadıklarını anlatmak istiyorlar sadece. 800 metrelik tünelin güvenlik
nedeniyle 5-10 metrelik bir bölümü açık. Müze evin üzerinde birçok mermi izi var özellikle restore edilmiyor.

              Gezi boyunca ; öncelikle Saraybosna da eski çarşı – Sebil(Bosna Çeşmesi) meydanı – Yaşam Tüneli gezilerinin ardından diğer günler MOSTAR şehrinde Mostar Belediyesine resmi  ziyaret- Mostar Köprüsü- Mostar Çarşı-Mostar Saraybosna arası Poçitel köyü gezi ve incelemelerinin ardından Osmanlı Vezirler şehri TRAVNİK ve AYVAZ  DEDE ŞENLİKLERİ ile devama eden gezimiz;

Bosna Hersek Cumhuriyetinin kurucusu Rahmetli Bilge Kral Alija İZZETBEGOVİÇ in kabristanı

Saraybosna  – SEBİL (Bosna çeşmesi) Meydanı

1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olan olay geçtiği Tarihi Latin Köprüsü

MOSTAR – Şehitlik Anıtı

Mostar Köprüsü

Mostar Çarşı

POÇİTEL KÖYÜ ; Poçitel’in kelime anlamı ” başlangıç “. Türkler’in Bosna topraklarında kurduğu ilk köy olma özelliğine sahip. Neretva Nehri’nin kenarında bulunan bir tepeye kurulmuş olan köyün eski taş yapıları, arnavut kaldırımlısokakları,karşılıklı konumlanmış olan kaleleri, gözetleme kulesi, eski Türk Hamamı, Şişman İbrahim Paşa Camii ve kivi ağaçları görülmeye değer. Özellikle köy halkının küçük kese kağıtlarında sattığı kuru ve yaş meyveler çok iştah açıcı. Savaş öncesi yönetmenlerin ve ressamların gözde yerlerinden biriymiş Poçitel. Nam-ı diğer kaderin ve aşkın köyü…

Saraybosna -Mostar arası asmalı köprü

AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ ; Her yılın Haziran ayı’nın son Pazar günü yapılan geleneksel tören, vaktiyle bu bölgeye gelip yerleşmis Horasan dervişlerinden Ayvaz Dede anısına yapılıyor.

Bosna Hersek’in hemen her tarafından ve bulundukları diğer ülkelerden gelen Boşnakların yanı sıra Türkiye’den, İran’dan ve değişik ülkelerden gelen Müslümanların da katıldığı Ayvaz Dede Şenlikleri, Boşnaklar açısından oldukça önemli bir tören.

Rivayet odur ki; Bölgeye gelip yerleştiğinde bir değirmen açan ve bölgede ihtiyacı olan hemen herkesin yardımına koşan Ayvaz Dede, bütün canlıların zarar görmeye başladığı bir kuraklık döneminde insanların talebi üzerine şimdi anma törenlerinin yapıldığı Ajvatoviça’ya çekilir ve burada 40 gün kadar kalarak, dua ve ibadetle meşgul olur. 40 günün sonunda yağmur yağmaya başlar ve insanlar rahat ederler. Konu ile alakalı bir başka rivayet ise, Ayvaz Dede’nin duaları, suların bölgeye ulaşmasına mani olan büyük kaya parçasını ortadan ikiye ayırarak suyun yolunu açtığı şeklindedir.Ayvaz Dede’nin bu kerameti, bir kısmı zaten Müslaman olan bölgedeki Boşnakların kitleler halinde İslam’i kabul etmeleri neticesini getirir

GEZİMİZİN SON  GÜNÜNDE   BURSA BÜYÜKŞEHİR  BELEDİYESİ ÖNCÜLÜĞÜNDE, HAYIRSEVER İŞ ADAMI DURMAZLAR MAKİNA YÖNETİM KURULU BAŞKANI HÜSEYİN DURMAZ’IN  KATKILARIYLA YAPTIRILAN VE 130 YIL ÖNCE YIKILAN SARAYBOSNA STARİGRAD’TAKİ TARİHİ BAKIRBABA CAMİİ TÖRENLE İBADETE AÇILDI.

Reklamlar

Birlik ve Beraberliğimizi Muhafaza Etmeliyiz…

Yıllardır ülkemiz üzerinde kirli ve alçak bir oyun sürekli sahneye konulmakta, bu kirli oyunun tetikçiliğini ise uluslararası terör siyasetçilerinin talimatlarıyla hareket eden terör örgütlerinin yaptığı da bir gerçek. Yıllardır vatandaşlarımız arasında sokulmaya çalışılın bir terör fitnesi ile karşı karşıya kalmaktayız..

Özellikle son günlerde milletimizi birbirine düşürmeye, aramızdaki kardeşlik bağlarını bozmaya yönelik tahrik planları uygulanmaya çalışılmaktadır. Ülkemiz bilindiği üzere anayasa referandumu vb… gibi gündem maddelerinin olduğu bu günlerde üzücü hadiselerin yurdun çeşitli noktalarında peşin sıra patlak vermesi de oldukça düşündürücüdür.Kanaatimce süreç içerisinde bu tarz olayların daha çok yaşanabileceği olası muhtemeldir.Bizler bu alçak ve kirli oyunlar karşısında metanetimizi koruyarak sağduyulu davranmalı, birlik ve beraberliğimizi muhafaza etmeliyiz. Bu ülkenin çocukları sahip olduğu sağduyu ve ülke sevgisi bu kirli ellerin emellerinin gerçekleşmesini engelleyecektir.

Bizler biliyoruz; Mavi Marmara baskını gecesi İskenderun Baskınının,Kuzey Irakta ki oluşumun alt yapısında,ordusunun eğitiminde kimlerin eğitim verdiğini yardım ettiğini,biliyoruz terör örgütünün arkasında kimler ve hangi güçler olduğunu,ülkemizdeki suikastlerin hangi amaçla ve kimlerin tertiplediğini…

Artık bıçak kemiğe dayanmıştır.Terör konusunda siyasi menfaat  gündelik hesapların bir kenara bırakılarak ortak bir devlet politikası oluşturmak gereklidir. Ülkemiz sözde kalmadan kendi milli ekonomisi ve milli savunma sanayisine ağırlık vererek enerji politikalarını gözden geçirmeli en kısa zamanda ağır sanayi hamlesi başlatmalıdır. Her alanda kendi markalarını oluşturmalı ve bunların pazar arayışlarına ağırlık vermelidir.

MİLLETİMİZİN MANEVİYATI VE FEDAKARLIĞI TÜM BU KİRLİ EMELLERİ BOŞA ÇIKARMAYA YETECEKTİR.

Hakan KAYA

 
 


D – 8 OLUŞUMU 13 YAŞINDA

Türkiye’nin öncülüğünde kurulan D-8’lerin 13. Kuruluş yıldönümü 15 Haziran- Salı günü İstanbul’da kutlanacak.

54. Hükümet döneminde Başbakan Necmettin Erbakan’ın  çabalarıyla hayata geçirilen D-8’lerin 13. Kuruluş yıldönümü 15 Haziran- Salı günü İstanbul’da kutlanacak.

Ekonomik ve sosyal araştırmalar Merkezi ESAM’ın organize ettiği toplantıya D-8 ülkeleri temsilcilerinin yanı sıra, önemli devlet adamları ve akademisyenler katılacak.

15 Haziran 2010 Salı günü Çırağan Sarayı’nda yapılacak bu  toplantıya D-8’e üye ülkelerin kuruluş anlaşmasına imza atan devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları da davet edildi.

D-8’ler, 13 yıl önce, 15 Haziran 1997 günü İstanbul-Çırağan Sarayı’nda, Bangladeş, Mısır, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan, Endonezya ve Türkiye’nin devlet ve hükümet başkanlarının bir araya gelmesiyle kuruldu.

D-8 FELSEFESİ

D-8 girişiminin başlatılmasındaki amaç, büyük bir ekonomik potansiyeli, çeşitli kaynakları, geniş bir nüfus ve coğrafi alanı temsil eden 8 ülke arasında ticaret ilişkilerinde yeni fırsatlar yaratmak ve çeşitlendirmek, uluslararası düzeyde karar alma sürecine katılımı artırmak, daha iyi hayat şartları sağlamak, somut ortak projeler etrafında ekonomik işbirliğini geliştirmek ve gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisindeki durumlarını güçlendirmektir.

D-8, kurucu üyelerinin kompozisyonunun da yansıttığı gibi, bölgesel olmaktan çok küresel bir kuruluştur. Üyelik, grubun hedeflerini, ilkelerini benimseyen ve ortak bağları paylaşan diğer gelişmekte olan ülkelere de açıktır.

D-8, üye ülkelerin bölgesel ve uluslararası örgütlere üyeliklerinden kaynaklanan ikili ve çok taraflı taahhütleri üzerinde olumsuz etkisi olmayan bir forumdur

D-8’lerin bayrağında yer alan 6 tane yıldız D-8’lerin temel ilkelerini sembolize etmektedir. D-8’lerin bayrağinda 6 temel ilkeyi sembolize eden altı yıldızın anlamaları şunlardır.

  1. Savaş değil, barış,
  2. Çatışma değil, diyalog,
  3. Çifte standart değil, adalet,
  4. Sömürü değil, adil düzen,
  5. Baskı ve tahakküm değil, insan hakları hürriyet ve demokrasi.

HOCALI KATLİAMI

ERMENİLER TARAFINDAN RUS ASKERLERİNİN DESTEĞİ İLE AZERİ SİVİLLERE,ÇOCUK VE KADINLARA YÖNELİK KATLİAMIN 18.YIL DÖNÜMÜNDE ACILAR HALA DİNMEDİ.

25 ŞUBAT 1992 – Hocalı Katliamı

1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir.

Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.

 

Kaynak : www.ihh.org.tr

BU ÜLKE VE MİLLET HAK ETTİĞİ KONUMDA NEDEN DEĞİL ?

Resim 003Ülkemiz insanları örf ve geleneklerine bağlılığı açısından dünya milletlerinden çoğundan üstün ve özelliklldir.
Hatta insanlarımızın bu özelliği sözde gelişmiş medeniyetleri kıskandıracak kadar ileri düzeydedir.
Zaten Türk Milletinin aile-gelenek ve örf yapısını bozmak ülkemiz ile gizli hesaplar peşinde koşan şerh güçlerin planlarında her zaman en ön sırada yer almıştır.
Dünyada ve bölgemizde aktif genç nüfus ve iş gücü olarak en önemli süper güç olmaya hem aday hem de köklerinde bu gücü barındıran bir milletiz.Fakat hak edilen bu olguyu elde edemediğimizde aşikardır.
Bu güce sahip olmamızın Nedenleri nelerdir ?
– Az üreten Çok tüketen toplum omamız
– Toplumda Tasarrufun değil İsrafın hakim olunması
– Milletin köklerindeki örf ve aile yapısının bozulmaya başlaması
– Gelir adaletsizliği,vergi-asgari ücret konularında yanlış politikalar.
– Dini yapının çeşitli reformist ve dış güçlerinde etkisi ile bozulmaya çalışılması gençlerin Farz ve sünnetten uzaklaşan yaşam tarzı.
– Özelleşen ve zengine daha çok hizmet ve başarı sağlayan Milli Eğitim-Özel Okul Sistemi.
– İcra ettiği mesleği ve mezun olduğu bölümü beğenmeden,farkında olmadan tercih edip gerçekleştirmeye çalışmak.Meslek ve Bölüm tercihinde yetenek-istek yerine yanlış uygulama ve ÖSS – KPSS sistemi
– Zamanı verimli kullanamamak
– Uzun Yıllara dayansa bile gerçek bir Devlet ve Millet Politikalarımızın bulunmaması
– Devlet bünyesinde yerel-genel tüm kurumların stratejik plan ve bütçe yatırımların yanlış yapılması
– Devlet ve Milletimizin Avrupa Birliği dayatması ile değil gerçek manada başarıya götürecek Norm ve Kalite Politikalarının geliştirilmemesi
– Devlet ve Ülke İçerisinde GEREK SİYASET GEREK BÜROKRASİ-ASKERİ GEREKSE DE İŞ-MEDYA DÜNYASINDA İKTİDAR ve GÜÇ HEDEFLEYEN TÜZEL VE ÖZEL KİŞİ VE/VEYA KURUMLARIN DIŞ GÜÇLER VE KÖKÜ DIŞARIDA KURULUŞLAR İLE İŞBİRLİKÇİ OLUP ZAMANLA EMİR ALAN KONUMUNA DÜŞMELERİ…

ve bunlara benzer bir sürü sebep sayabiliriz.Fakat en azından yukarıda belirttiğim hususlarda ülke ve millet olarak yapılanmaya gitmemiz mutlaka olumlu sonuçlar doğuracak olup aksi takdirde yok oluş bataklıklarında istenmeyen sonu beklemek zorunda kalacağız….

Hakan KAYA
İnşaat Mühendisi

http://www.hakankaya.wordpress.com
e-posta : insmuhhakankaya@gmail.com

12 EYLÜL DARBESİ….BİZİM ÇOCUKLAR NEYİ BAŞARDI KİME HİZMET ETTİ

29 YIL GEÇTİ UNUTAMADIK

hussoloji_eylul12212 Eylül 1980’de Türkiye bambaşka bir sabaha uyandı. Sokaklarda tank paletlerinin sesleri yankılanıyordu. Herkes 10 yıl öncesinden kalma bir alışkanlıkla radyoyu açtı. Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren, askerin yönetime el koyduğunu, sıkıyönetim ilan edildiğini, ikinci bir emre kadar sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylüyordu. Bir gün sonra nasıl olduysa bıçakla kesilir gibi bitmesine rağmen, darbeden önce gazete manşetleri çıkan çatışmalarda ölen insanların haberleriyle doluydu. Aradan geçen 29 yılda Kenan Evren’in idamlar için “Netekim pişman değilim” cümlesi kimileri için tarihin tozlu sayfalarında kaldı…

BİZİM ÇOCUKLAR OUR BOYS NEYİ BAŞARDI YA DA NEYİ BİTİRDİ…KİME HİZMET ETTİLER…BU ÜLKENİN YİĞİT EVLATLARINI MİLLETİ İÇİN EN VERİMLİ ZAMANLARINDA KİMLER SAĞ-SOL DİYE KAMPLAŞTIRDI…
01a

İlk kez Mehmet A Birand’ın 12 Eylül Saat:04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın yours boys have done it – seninkiler yaptı/bizim çocuklar işi bitirdi – anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD’nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur.Henze’den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki mesaj Başkan Jimmy Carter ‘a iletilmiştir. Paul Henze 2003 yılında bir türk gazetesine verdiği demeçte Bizim çocuklar işi başardı sözlerinin Mehmet A Birand’ın uydurması olduğunu belirtmiş.Ancak kısa bir süre sonra Birand 1997’de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştır.

12 Eylül’ün sonuçları

650.000 kişi göz altına alındı

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi için idam cezası istendi.

517 kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).

İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci silahla öldürüldü.

Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

14 kişi açlık grevinde öldü.

16 kişi kaçarken vuruldu.

95 kişi çatışmada öldü.

73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.

43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Darbe ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği / önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter’a ” bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunu da tartışmalara açtı.

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda başlatılan ayrılıkçı silahlı hareket, 12 Eylül yönetiminin getirdiği Kürtçe konuşma yasağı ile güçlendirildi ve gerekçelendirildi. Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere bölge cezaevlerindeki kötü muamele, 1983 seçimlerinden sonra yoğunlaşacak Kürdistan İşçi Partisi ( PKK) adına terör eylemlerini gerçekleştirenlerin gerekçelerinden biri oldu. Bu cezaevlerinde tutulan PKK militanlarının önemli bölümü, daha sonra, PKK yöneticileri arasında yer aldı.

12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye’de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler geçici de olsa alt-üst edildi.

6 Kasım 1983 genel seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri katılamadı; 1982 yılında hazırlattığı Anayasa’yı onaylayarak cuntayı destekleyen seçmen, cuntanın işaret ettiği emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi yerine Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi’ni Türkiye’yi yönetmek üzere seçti. Daha sonra, siyasi yasakların kalkması ile eski liderler ve eski kadrolar, yeni partiler ile seçimlere katıldı.

Masonlar’dan Hain Kutlama

 resim84801_2Türkiye, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’i ağırlarken, Osmanlı’da ilk defa İngiliz Büyükelçiliği’nde örgütlenen Masonlar da II. Abdulhamit Han’ın tahttan indirilişini İngiltere’nin başkenti Londra’da kutlayacak.

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, “Türk Masonları’nın zaferi” diye niteledikleri II. Abdulhamit’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan II. Meşrutiyet’in ilanının 100. yılı olan 2008 yılını “Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” yılı ilan etmelerinden sonra etkinliklerini şimdi de Avrupa Mason Buluşması’na (EME 2008) taşımaya hazırlanıyor. Bu amaçla, bu yıl Ekim ayında İngiltere ve Belçika’da yapılacak Mason buluşmasında Türkiye Masonları etkinliklerde Abdulhamit’in tahttan indirilmesinde rol oynayan Mason ataları için bir anma töreni düzenlenecek ve II. Meşrutiyet’in nasıl ilan ettirildiği, ardından Abdulhamit’in nasıl tahttan indirilerek 1909’da da Türk Masonluğu’nun yasal zemine kavuştuğu anlatılacak.

EME 2008’E, ABDULHAMİT DÜŞMANLIĞI DAMGASINI VURACAKresim19692_2
Avrupa Mason Buluşması adlı kuruluş, değişik fraksiyonlara (ritinlere) ayrılmış Avrupa Masonları’nın bir araya geldikleri çok özel bir platform durumunda. Platform komitesinde İskoç, İngiliz, Fransız ritinden üst düzey Masonlar bulunuyor. Platformun bu yılki gündemine II. Abdulhamit’in devrilmesi ve II. Meşrutiyet’in ilanının 100. Yılı çerçevesinde yapılacak etkinliklerin damgasını vurması bekleniyor. Organizasyonla ilgili program ve katılım formları Büyük Loca tarafından bütün Masonlara gönderilirken, “Türk Masonluğu’nun ayağa kalkışının 100. yılı anısına uluslararası etkinlikler düzenleneceği” belirtildi. “Avrupa Mason Buluşması Organizasyon Komitesi”nde yer alan Türk Masonları’nın girişimiyle alınan karar gereği, II. Abdulhamit dönemi, II. Meşrutiyet’in oluşum süreci, Masonların bu süreçteki oynadıkları rol ve Osmanlı’da masonik faaliyetler gibi çok kapsamlı çalışmalar yapılacak. Bunun için Türk Masonları’nın yoğun bir lobi çalışması içinde olduğu belirtiliyor. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, bütün bağlı kuruluşlarına II. Meşrutiyet’in 100. yıl kutlamalarının 2008 boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması talimatı vermesinden sonra, ülke çapında çeşitli localar tarafından kutlama programları düzenlenmeye başlandı. Bu doğrultuda “Meşrutiyet defileleri”, kitap tanıtımları, konferanslar ve benzer etkinlikler düzenlendi.

“DARBE GELENEĞİNİN BAŞLATICISIYIZ” İTİRAFI

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası, 1909’da II. Abdulhamit’in askeri darbe ile devrilmesiyle sonuçlanan II. Meşrutiyet’in 100. yılı olan 2008 yılını, “Hürriyet Eşitlik Kardeşlik” yılı ilan etmişti. Bu durum, Masonların Türkiye’deki büyük siyasi çalkantılar sırasında oynadıkları rolün bizzat Masonlar tarafından itiraf edilmesi olarak değerlendirilmişti. Loca, Türkiye’de askeri darbe geleneğinin ilk örnekleri olarak görülen I. ve II. Meşrutiyet’in başlı başına Mason kalkışmalar olduğunu ilan etmişti.

MASONLAR, İNGİLİZ ELÇİLİĞİ’NDE ÖRGÜTLENDİ
Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Caner Arabacı, II. Abdulhamit’e karşı darbe yapan İttihat Terakki’nin masonik bir örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, “İttihatçıların kökenleri Jöntürkler’dir ki; bunların ilk örgütlenmeye başladığı yer İngiliz sefaretidir. Talat Paşa ve Ahmet Rıza gibi önde gelen isimler Mason’du. Abdulhamit’e karşı gerçekleştirilen darbe İttihatçı-Mason-İngiliz işbirliğinin ürünüdür. Rıza Tevfik, hatıratında anlattıklarına göre darbeden sonra İngiliz sefaretinde teşekkür ziyaretinde bulunulmasını önerir” dedi. Arabacı, Abdulhamit’in Balkanlarda isyan başlatan ordu içindeki ittihatçı oluşumun darbe hazırlığında olduğunu fark ettiğini ve buna karşı 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koyduğunu kaydederek, “Ancak darbecilerin asıl hedefleri bu değildi. İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de tehdit İslam birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdulhamit Han’dan kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla tarihe 31 Mart Vakıası diye bilinen oyun sahnelenerek darbe gerçekleştirildi ve Abdulhamit Han başka yer kalmamış gibi Selanik’e götürülerek bir Yahudi’nin evine hapsedildi. Böylece Filistin’e karşı Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeme teklifi yapan Siyonist Lider Theodor Hertzel’e ‘Vatan parayla satılmaz’ cevabının adeta intikamı alınıyordu” diye konuştu.

MASONLAR, BUNLARI KUTLUYOR
Doç. Arabacı, Abdulhamit’in nasıl bir Siyonist-Emperyalist darbenin kurbanı olduğunun 1917’de Theodor Hertzel ile İngiliz Dışişleri Bakanı Althur Balfour tarafından Filistin’de Siyonist İsrail devletinin kurulacağının deklare edilmesiyle ortaya çıktığını dile getirerek, “Abdulhamit Han’ın haliyle, ittihatçıların elinde devlet hızla dağılma sürecine girdi. Masonlar, elbette bunu kutlar. Bunların kutladıkları, Osmanlı’nın yıkılışı, bugün 60. yılını kutlayan Siyonist İsrail hançerinin saplanışı, Anadolu’nun çöküşü ve Osmanlı’nın çocuklarının borç batağında Batı’ya el açar duruma düşürülüşüdür” dedi.

Kaynak

(Ertuğrul Cesur – Vakit) 

 www.habervaktim.com

Sultan Abdüllaziz Han ve Şüpheli Ölümü

abdulazizSultan Abdüllaziz Han ve Şüpheli Ölümü
Abdülaziz Han, Sultan Abdülmecid Hanın vefatından sonra 1861 yılında, 32 yaşında padişah oldu.
Abdülaziz Han, güçlü kuvvetli, ata sporlarından güreşe, ciride, ava meraklı, kahraman yapılı bir hükümdardı. Halk kendisini sevmekte, ikinci bir Yavuz olarak görmekteydi. Üzerinde durduğu en mühim mesele ordu ve donanmanın yeniden tanzim edilmesi, yeni usullere göre tekamül ettirilmesiydi. Avrupa’dan elde edilen kredilerin pek çoğu bu sahada sarf edildi. Donanma, dünyanın sayılı donanmalarından birisi oldu. Nizamiye, ihtiyat, redif ve müstahfız adıyla 700.000’i aşkın askeri bir kuvvet hazırladı. Bunların top ve tüfek ihtiyaçları için de modern tesisler kurdurdu.

II. Abdülaziz Han, zeki, anlayışlı ve dünya siyasetine vakıf olduğu için saltanatının ikinci yılında (1863) Mısır’ı ziyaret etti. Kalabalık bir heyetle beraber, Mısır’a yapılan bu gezi çok gösterişli oldu. Yavuz Sultan Selim’den sonra Mısır’a gelen ilk Osmanlı sultanına halk çılgınca sevgi gösterilerinde bulundu. Sultan Abdülaziz. Kahire’yi at üstünde dolaştı. Bu seyahat Mısır halkının Hilafet makamına olan bağlılıkının güçlenmesini sağladı.
abdlazizkanlgmlek2lj5

1867 yılında Paris’te açılan büyük bir sergiyi görmek için imparator Napolyon’un davetini kabul ederek Fransa’ya gitti. Oradan, ingiltere, Belçika, Almanya, Avusturya, Macaristan yoluyla memlekete döndü. Bu seyahatlerinde Fransa imparatoru Üçüncü Napolyon, İngiltere Kraliçesi Victoria, Belçika Kralı İkinci Leopold, Prusya Kralı Birinci Wilhelm, Avusturya İmparatoru ve Macaristan Kralı Birinci Fransuva-Josef, Romanya Prensi Birinci Karol ile görüştü. Sekiz ülkeye gitti. Beş hükümdarla görüştü. Ve bu seyahatlarının çoğunda şehzade Abdülhamid Han’ı yanında götürdü.

Balkanlarda Rusya ve diğer devletlerin desteklemesi ile çıkan isyanlar, devrinin en mühim hadiselerindeııdir. Rumeli ve Girit’teki gayri müslim halkın ayaklanmaları devletin başına büyük gaileler açtı. Karadağ, Sırp, Bulgar ve Girit isyanları ile hükümet hem nüfuz, hem de mali bakımdan kayıplara uğradı. Karadağ’a yapılan savaşlar kazanılarak bu mesele bir müddet için kapandı. Sırbistan’da bazı kalelerdeki askerlerin geri çekilmesi ile anlaşma yapıldı. Girit’teki isyan, başarılı bir askeri harekat ile bastırıldı.

Mahmud Nedim Paşanın sadareti, hem dışta hem de içte devletin itibarının sarsılmasına sebeb oldu. Tarafdarı olduğu Rus Sefiri İgnatiyef’in tavsiyeleri ile hareket eden Mahmud Nedim Paşa, aldığı kararlarla Avrupa devletlerinin tepkisini çekti. Bilhassa devletin senelik ödediği borcunu beş sene müddetle ödenmeyeceğini bildirmesi üzerine Avrupa’da Osmanlılar aleyhine gösteriler yapılmasına yol açtı. Zaten Rusya’nın da istediği buydu. Nitekim, Ruslar bu karışıklıktan faydalanarak Balkanlarda Panislavizm propagandasını yaygınlaştırıp büyük huzursuzluklar çıkardılar. 1875 yazında Bosna-Hersek’te isyanlar çıktı. Bunu Rusya’nın teşviki ile 1876’da Sırbistan’ın Osmanlı Devletine savaş ilanı takip etti. Osmanlı Devleti sıkıntılar içinde olmasına rağmen Sırbistan’ı kısa sürede mağlub etti. Ardından Bulgaristan’da karışıklıklar çıktı ise de mahalli kuvvetlerle bastırıldı.

Sultan Abdülaziz Han, Balkanlardaki tehlikeli gelişmeyi önlemeye çalışırken daha önce görevlerinden azl edilmiş bulunan Hüseyin Avni, Midhat, Mütercim Rüşdi paşalar ile Hasan Hayrullah Efendi ihtilal hazırlığı yapıyorlardı. Bilhassa Hüseyin Avni Paşa, Mahmud Nedim Paşa tarafından azledilip, sürüldüğü için padişaha kin bağlamıştı. “Kinim dinimdir” diyen bu adam, padişahı tahttan indirip öldürmeye karar verdi. Londra’ya gidip İngilizlerle bu işi planladı. İkinci adam olan Midhat Paşa ise, batı kültüründen ve din bilgilerinden tamamen yoksun birisiydi. Tuna valiliği zamanında yaptığı işler, bilhassa İngilizler tarafından reklam edilerek şişirilmişti. İçki masalarında devlete ait kararlar alırdı. Memleketi kurtaracak tek insanın kendisi olduğuna inanırdı

Hüseyin Avni, Midhat, Mütercim Rüşdi ve Süleyman paşalar, padişahın tahttan düşürülmesi için geniş bir propagandaya giriştiler. Halkın gözünde Sultan’ı küçültmek için çeşitli iftiralar yaydılar. 30 Mayıs 1876 Cuma günü sabahı, saat 04.30’da harekete geçtiler. Taşkışla’dan gelen taburlarla, Mekteb-i Harbiyyenin 300 kadar talebesi, Dolmabahçe Sarayını çevirdi. Donanma da deniz tarafını kontrol altına aldı. Sultan Abdülaziz Han kayıkla alınıp, Topkapı Sarayına götürülerek, Sultan Üçüncü Selim Hanın şehid edildiği odaya hapsedildi. Sonra Fer’iyye Sarayına götürüldü.

4 Haziran 1876’da Avni Paşa, çoktan planlamış olduğu cinayeti saraydan elde ettiği adamlarına yaptırdı. Cezayirli Mustafa Pehlivan, Mabeyinci Fahri Bey, Yozgatlı Pehlivan Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan, Sultan Abdülaziz Hanın kaldığı odaya zorla girdiler. Büyük mücadeleden sonra iki bileklerini kesip dışarı kaçtılar. Avni Paşa çığlıkları duyar duymaz, Kuzguncuk’taki yalısından Fer’iyye Sarayına geldi. Henüz ölmemiş olan Sultan Abdülaziz Han, pencereden çıkartılan adi bir perdeye sarılarak yakın bir karakola nakledildi. Ölüm raporunu imzalamak istemeyen iki doktordan birini Avni Paşa hemen Trablusgarb’a sürdü. Diğerinin de apoletlerini söktü. Üç pehlivana maaş bağlanarak gerçeği açıklamaları önlendi. Sultan Abdülaziz’in naaşım yıkayan imamlar, sonradan verdikleri ifadelerde, Sultanın iki dişinin kırık olduğunu, sakalının sol tarafının yolunduğunu, sol memesinin altında büyük bir çürüğün bulunduğunu belirtmişlerdir. Pehlivanlar da, yaptıklarını sonra itiraf etmişlerdir. İsmail Hami Danişmend 5 ciltlik İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı kitabında Sultanın ölüm sebebinin intihar olmayıp, cinayet olduğunu 31 delil ile izah etmektedir. İntihar eden bir kimsenin iki bileğini küçük bir makasla kendisinin derince kesmesi adli tıbba göre mümkün değildir. Sultanın cenazesi 5 Haziran 1876 günü büyük bir merasimle kaldırıldı. Babası Sultan İkinci Mahmud Hanın Çemberlitaş’taki türbesine defnedildi.
kaynak :Mehmet Aydın-II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları

Hakan KAYA – Son Zamanlarda Yaşanan Üzücü Gelişmeler Üzerine …

image60 Bugün Doğu Türkistan’da, daha önce Gazze, Srebrenica ve Çeçenistan’daki gibi bir etnik düşmanlık, katliam yaşanmakta ve insanlık suçu işlenmektedir.Özgürlüğün,inancın savaşını veren bu bölgelerde derin, tahammülü zor bir kıyımın yaşandığını göstermektedir.
Tarihsel sorumluluğumuz ışığında milletimiz her zaman mazlumu dost bilmiş, onun yanında olmuş, zalime ise hep karşı durmuştur.
Gazze, Srebrenica,Çeçenistan ne de Doğu Türkistan bizim için herhangi bir yer değildir. Oralar gerek bizim medeniyet havzamız; gerekse de dindaşlarımızın, soydaşlarımızın yurdudur. Bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu vahşetin geçerli hiçbir mazereti olamaz.Aslında bu üzücü hadiselerden Türk-İslam dünyası tek vücut olmayı başarabilmeli bu konuda acilen gerekli bütün adımlar atılmalıdır.
Türk-İslam dünyası bölgelerinde bulunan fakat tam olarak kullanamadıkları petrol,doğalgaz,gıda ve benzeri sayısız doğal zenginliklerin farkında olmalıdır.Ellerinde bulunan bu gücün farkında olmaları ve bu gücün Türk-İslam alemi için kurulacak sanayi-askeri-eğitim ve kültürel manada her türlü birliğin lokomotifi bu güçte saklıdır
Türk – İslam dünyası;
Siyonizmin babası Theodor HERZL ‘in hangi amaçla Ulu Hakan Abdülhamit Han’dan toprak istemesi ve aldığı cevabı,
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının öncelik olarak ele alınıp SİYONİST politikalarının başlangıcı olan Basel kentinde yaptıkları kongreyi,
İttihat ve Terakki ‘yi,sabetayistleri ve Haim NAUM ‘u ,
D-8 Projesi ve hamlesi sonrası,Yüreklerimizde acısı çok yeni ve unutmayacağımız yaşanan 28 ŞUBAT Sürecini ,
PROTESTANLIK Mezhebinin nasıl oluştuğunu,
Tüm dünyada ki gerek islam gerekse de hristiyan cemaatlerin % 70 ine yakınının MOSSAD ve MI5 in kontrolünde olması,
Uluslararası yaygın medya patronlarının geçmişi,
Bilderberg-CFR organizasyonunu,
Ulu önder Atatürk ve geçtiğimiz günlerde suikaste kurban giden Azerbaycan Hava Kuvvetleri Komutanı’nın nasıl öldürüldüğü,
İsrail Devletinin kuruluş aşamaları ve bayraklarında ki 2 adet alt-üst mavi çizgiyi
çok iyi anlamalı,analiz etmeli ve dersler çıkarmalıdır.

Her zaman dediğim gibi kendi iç meseleleri ,makam ve iktidarları uğruna dış mihraklardan alınacak lobi desteği boyun ve ayaklara vurulmuş pranga misali Türk-İslam devletlerindeki yöneticileri esaret altına almaktadır.Bu esarete engel olmak için cesur adımlar atılmalıdır.

Türkiye, tarihsel sorumluluğunu unutmayarak kardeşlerimizin muhatap kaldığı bu vahşeti durduracak adımların atılması konusunda yapılacak çalışmalara öncülük etmeli ve acilen dünya kamuoyunu harekete geçirecek girişimlerde bulunmalıdır.

http://www.hakankaya.wordpress.com
e-posta : insmuhhakankaya@gmail.com

SREBRENITZA KATLİAMI 14. YILINDA ANILIYOR

srebrenitza139d2c441387e771by[1]Bosna Hersek’teki Srebreniza’da, 11 Temmuz 1995’teki katliamın 14. yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen anma törenine binlerce kişi katılıyor.
Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük trajedi olarak nitelenen katliamın kurbanlarını anmak için düzenlenen törene katılmak isteyen binlerce kişi, otobüslerle bu sabahtan itibaren kente akın etti.

Anma töreninin organizatörlerine göre, Saraybosna’dan törene katılmak isteyenlere 160 otobüs tahsis edildi. Organizatörler, çok sayıda kişinin de kendi araçlarıyla Srebrenitza’ya geldiğini söylediler.

Avrupa Parlamentosunun geçen ocak ayında aldığı karara göre, Srebreniça katliamı için, bu yıl ilk kez AB ülkelerinde de törenler düzenlenecek.

Srebrenitza’daki tören, kentin girişindeki Potocari anıt mezarlığında düzenleniyor. Törende, kimlikleri teşhis edilen ve katliam sırasında 14-75 yaşları arasında olan 534 kişinin kalıntıları toprağa verilecek.

Anıt mezarlığın açıldığı 2003’ten bu yana Potocari’ye bölgedeki 70 mezardan çıkarılan yaklaşık 3 bin 200 kişinin kalıntıları defnedildi.

11 Temmuz 1995’te Srebrenitza’yı koruyan Hollandalı BM askerlerinin Bosnalı Sırpların kasabayı ele geçirmesine göz yummasının ardından bir hafta süren katliamda, kasabada aralarında yetişkin erkek ve erkek çocukların da bulunduğu 8 bin kadar Müslüman Boşnak öldürülmüştü.

Katliamın sorumlularından biri olan Radovan Karaciç uzun yıllar bulunamamış, 13 yıl firari yaşayan eski Sırp lideri Temmuz 2008’de yakalanmıştı. Katliamın diğer sorumlusu Ratko Mladiç ise hala kaçak.

Uluslararası Adalet Divanı, 2007’de katliamı soykırım olarak nitelendirmişti